30 Temmuz 2023 Pazar

Boğaziçili Fizikçi

"No one can construct for you the bridge upon which precisely you must cross the stream of life, no one but you yourself alone " 

Friedrich Nietzsche

Çok duygusal, savcı annesiyle yaşayan, bana göre iyi ama darmadağınık, kötü arkadaşlarının normlarına uyması gerektiğini düşündüğünden hocaların gözünde kötü sayılabilecek davranışlara ve alışkanlıklara sahip, öğrencilerin de sıkça dalga geçtiği, aynı sırada oturduğum bir arkadaşım vardı lise 3. sınıfta. Liseye başlamadan önce beklentilerim çok olmasa da biraz daha yüksekti, 8. sınıfta liseden bir fizik hocası gelmişti ve zıp oyunu* oynatıp organize çalışmanın önemini anlatmıştı. Beyaz ve kalın yakalı gömlek giyiyordu her zaman, bazen açık mavi de olabiliyordu. Altına da koyu renkli pantolon. Kollarını dirseklerine gelmeyecek kadar sıyırıyordu gömleğin, adamı nerede görsek hep aynı kıyafetle geziyordu ve mimikleri de sanki Cihangir'de veya Kadıköy'de çokça görülen, tiyatrocuymuşçasına yüzüne o an yaşadığı duyguyu abartılı bir şekilde yapıştıran insanlara benziyordu. Derslerin birinde bana döndü ve dedi ki "Sen çok akıllısın ama arkadaşın kötü, bence arkadaş tercihlerini bir gözden geçir". Midemde karıncalanma ve sıcaklık hissettim ve gözlerim kocaman açıldı, biraz da terledim. Ne demek bu? Beni de arkadaşımı da ne kadar tanıyorsun ki bu yargıya vardın? Biz senin ideallerine uymak zorunda mıyız? En önemlisi: kendi arkadaşımı ben seçerim. Sonra sınıfa dönüp " Oblomov kimler burada söyleyin, ney? Oblomov'u okumadınız mı? Kesinlikle okuyun". Gittim aldım bir sonraki derse kadar bitirdim. Çok etkilendim, benzer noktaların fazlalığı beni çok şaşırtmıştı. Sordu "okuyan var mı?" diye; el kaldırınca, "Sınıfta kimler Oblomov söyle, bir tanesi arkadaşın dimi?", "hayır, Oblomov'da kendimi gördüm" dedim. Donuk ve kaşlarını kaldırmış bir şekilde kısa bir süre baktı, sonra tenefüste yanıma gel sana başka kitaplar da önereyim dedi. Yanına gidince, "Bu tarz kitapları çok okursan imanın zedelenir, ateistleri çok okuma sen git bizim kırtasiyeye Şeytan'ın Hileleri diye bir kitap var al onu oku" dedi. Düşündüm, eğer hakikate iman edeceksem, okudukça neden hakikatten sapayım? Kendi hakikat yorumunu mu bana dayatmak istedin? Yoksa onların da amacının manipülasyon olduğunu mu düşünüyorsun? Yoksa iman görecelidir ve bizimkiler bizim gibi iman etmelidir diye düşündüğünden mi? Ya da yukarıdan birileri bu hoca çocuklara kafirlerin kitaplarını önerip duruyor diye kızar diye mi? Yoksa okuyanlara bu kitapları önerin diye mi talimat geliyor? Yoksa benim senin gibi saf olduğumu düşünüp herkese hemen düşeceğimi mi sandın? Çünkü içten içe zavallılığını biliyorsun da, eğer sana inanıp önerdiğin kitabı okuduysam, diğerlerinin karşısında hiç şansın mı yok? Ya da senin için önemsiz değersiz birisiyim, kendi basit düşüncenle iyi olacağını düşündüğün şeyi yaptın ve geçtin, sonuçlarını pek umursamadan. Yok eğer manipülasyon ise bu, insan birkaç kitap daha önerir de yavaş yavaş geçiş yapar, Oblomovluktan onu bile yapamadın belki de. Ya da çok zeki olduğuna körü körüne öyle bir inanmışsın ki, benim kaç gömlek gücünde olduğumu tespit edemeyecek kadar gerçekten uzaklaşmışsın.

O zamandan beri okuyacağım kitapları ben seçtim. Çünkü tutku ile seçtiğim bir kitabı okumak, başkasının dayattığı, önerdiği ya da ödev diye verdiği kitabı okumaktan çok daha zevkli, anlamlı ve eğer tutku ile okumayacaksam, niye okuyorum ki? Makine miyim ben?

*Zıp oyunu: Bütün sınıf halka şeklinde dizilir, başlangıç noktası seçilir, baştan sona kadar herkes sol elini sağ eline vurup zıp der sırası geldiği zaman. İlk seferinde 10dk iken sonra deneyip çalışıp organize olup 1dk'nın altına kadar düşebilmiştik.

28 Ağustos 2022 Pazar

Yükselen ve Alçalan

"The snake which cannot cast its skin has to die. As well the minds which are prevented from changing their opinions; they cease to be mind." 

Friedrich Nietzsche


Yazmak özgürleştirir. Yazmak için konu aramaktansa zihinden dolup taşanları yazmak gerekir, zihin de taşması için sürekli dolması gerekir, akıntı olmayan yerde tazelik biter, kirlilik başlar. Değişmedikçe kurur, taşlaşır. Her insanın yapmak istedikleri, hedefleri veya ulaşmak istediği bir mevkii ya da iş, pozisyon ya da görev olabiliyor, hatta aynı pozisyonda kalmak bile bir hedef sayılabilir. Yapmak istediği illa bir şeyler oluyor, yoksa da zamanla kendisi oluşturup oluşturup vaz geçebiliyor. Ne olursa olsun yaşayan bir model oluşturuyor zihninde, soyutlaştırılmış ve belirli ya da belirsiz bir şekilde tanımlanmış. Zaman sürekli aktıkça eğer yaşananlar ile oluşturulan model arasında hata yani fark varsa ve bu fark negatif yani olumsuz yani kötü ya da aşağı seviyede ise kötü duygular hissetmek kaçınılmaz oluyor. Bu durumda insan ya çevresine ya da koşullara suç atabiliyor fakat asıl yapması gereken, yükselen insanların yaptığı gibi ya modelini değiştirmek veya güncellemek ya da oluşturduğu modele ulaşmasını engelleyecek etkilerde bulunan eylemleri tespit edip bunları düzeltmek veya değiştirmek olmalı, yani kendi oluşturduğu modelde aramalı atacağı suçu. Çevreyi etkilemememiz mümkün değil fakat çevreyi etkileyerek tamamen istediğimiz şekle sokmamız da mümkün değil. Kendimize güvenli bir alan oluşturup orada gerektiğinde dinlenebiliriz fakat güvenli alana hapsetmek zihni taşlaştırır. Zaman sürekli akıyor, bir şeyden bir anlık zevk alınsa bile o zevk zaman sürekli aktığı için bitecek, eğer sonuçları kötü oluyorsa ve zamanla gıdım gıdım birikerek yıllar sonra daha da kötü etkileri olacaksa ve içten içe bu yapılan şeyi yapmaktan da pişmanlık duyuluyorsa bu şey bağımlılık yapan, zihni çürüten, bedeni zayıflatan, vakti, enerjiyi ve ruhu sömüren bomboş bir şeydir. Pişmanlık duyduğunu inkar da edebilir taşlaşmış bir zihin fakat kötü etkilerin zamanla biriktiği gerçeğinden zihnindeki modeli kaçırtabilir ama kendisi asla kaçamaz. Yıllar üstüne yıllar eklendikçe ufak ufak biriken bu kötü etki daha da birikecek, artık içinden çıkılamaz bir hale dönecektir. Bu durumda modelden de tamamen sapıldığı için belki kimsenin kendisini anlamadığını, çok kötü olaylar yaşayıp onlardan kimsenin hissetmediği kadar kötü duygular hissettiği ve bu duygulardan dolayı anlık zevk veren uzun vadede çok kötü etkileri olan şeye bağlanmış olduğunu söyleyebilir. Kendisinin de söylediği gibi, bağlanmasına sebep olan kötü duygulara katlanamıyor olmasıdır. Zihninde oluşturduğu model gerçek hayattan tamamen kopuk olabilir ya da hayatın anlamsız olduğunu düşünebilir. Kendi kaderi olduğunu, buna da hep bilinen ve bilinmeyen bir şeylerin sebep olduğunu, o yüzden yıllarca yaptığı bu bomboş şeyin kaçınılmaz olduğunu söyleyebilir. Bunların hepsi acı gerçeklerden kaçıp modeli bir taşın içine hapsetmiş olmaktan kaynaklanmaktadır. Kişi bu durumda hayata yeni atılmış bir ergen gibi hayattaki acıları kabul edememiş, zihnini ergenlik dönemindeki duygudurumuna hapsetmiştir. Yapılması gereken çekiçle modelin etrafındaki taşı paramparça edip modeli değiştirmektir. Bu da çok acı verecektir, fakat öbür türlüsü de hayatın bomboş geçirilmesi anlamına gelmektedir. Bu acıya katlanmadan özgürlüğe ulaşmak mümkün değildir. Geçici değil kalıcı zevklere ancak bu şekilde ulaşılabilir. Hiç kimse yaşadıklarının, diğer insanların yaşadıklarından daha kötü olduğunu bilemez, çünkü hayatı sadece kendi bakış açısından yaşamaktadır, elbette kaçınılmaz olarak kendi duygularını direkt deneyimlediği için kendi acıları diğerlerinin acılarından daha kötü hissettirecektir. Bu başka insanların acı çekmediği anlamına gelmez. Bunu fark edenler bağımlılık yapan boş şeyleri sürekli saptar ve bunlardan kaçarak yükselir, fark edemeyenler ergenlikte taşlaşmış ve öyle kalmış düşünceleriyle hayata bakmaya devam ederek alçalırlar. Özgür olmak için yükselmek gereklidir, alçaldıkça boş şeylerin kölesi olur insan. 

Bir İftiracının Bazı İftiraları

 1)"İnne-ddîne ‘indaAllâhi-l-islâm artık hutbelerde okunmuyor, bunu bile kaldırdılar yasakladılar."


Gittiğimiz her camide okunuyordu ama? Kanuna karşı geliyor o zaman o imamlar! Bakıyoruz kanunlarda böyle bir şey yok. Nereden çıktı bu iftira? Diyanet 2006 yılında bir hutbe hazırlama kılavuzu çıkartmış, (2011 yılında da kaldırmış) orada geçmiyormuş ( yukarıdaki ifade ), birileri de haber yapmış işte bunlar bunu bile yasakladılar diye. Bizimki de muhtemelen o haberden almış bize satıyor, ben de mesleğinden dolayı bakmıştır zannediyorum kanunlara (Bu kadar mı tembel olunur yahu? Bir bakar insan en azından) . Kılavuz kanun mudur? Yaptırımı var mıdır? Diyanet, hutbe hazırlama kılavuzuma uymadın diye imamlara cezai yaptırım uygulatabilir mi? Uygulayabilir mi?


2)"Köpocular sigara içmez, içse de tiryakisi değildir."


Kendi ifadesiyle, özel olarak seçilen öğretmenlerin özel taktiklerle yetiştirdiği, kendi okulundan mezun olan öğrencilerin ezici çoğunluğu sigara tiryakisi oldu. Bu kadar kıytırık olmayan, güçlü ve değişik taktiklerle beyin yıkayan ve okuldan mezun olan herkesi kendine benzeten örgüt neden bunu başaramadı? Bir kişi, Köpo örgütüne çalıştığına dair bütün kanıtlara rağmen eğer sigara tiryakisi ise hakim beraat kararı mı verecek? Bu da birinin başka birisini korumak için medyatik olsun diye desteksiz salladığı bir habere dayanıyor. Muhtemelen kendi yaptıklarının sorumluluğunu kaldıramadığından böyle uyduruk iddialar ile etrafındakilerin kendisinin kötü bir şey yaptığı algısından korunduğunu sanıyor. 

*Tespit edilmeyen ortak Köpocu özellikleri: üniversite mezunu olmak, imanlı olmak, namaz kılmak, kırmızı kitapları okumak, Köpocu olmayanlara köpocu iftirası atmak. Sigara? kötüdür ama...


3)"Havada, tavanda her yerde ağır metal var asbest var"


Evet olabilir, elimden gelse temizleyeceğim hepsini ama mümkün değil.  Havada tavanda her yerde ağır metaller ve asbest var iken, içinde kurşun, arsenik, cıva, kadmiyum olan dumanı içine çekmen vücuduna ekstra yük bindirmiş olmuyor mu üstadım? Asıl havada tavanda bütün bunlar varken bir de üstüne bunu eklememek gerekmez mi ey akıllım.


Asbest etkileri:

*Akciğer kanseri : Tüm asbest türlerinden kaynaklanabilir. Sigara içmek ve asbest sinerjik olarak hareket eder, yani sigara içenler, sigara içmeyenlere göre asbeste maruz kaldıklarında akciğer kanserine yakalanma konusunda orantısız derecede yüksek risk taşırlar. ( Asbest ile yakından ilgili sanayide çalışan işçilerin bile hepsi kesin kanser olamaz, 50 sene sonra da kesin olamaz; oran %1den düşük - neden? Akciğer asbest liflerini yabancı madde olarak algıladığından eritmek için asit salgılar, uzun vadede bu asit akciğer hücrelerine de zarar verip kanser oluşturabilir. Asbest liflerini asit ile eritmek de mümkün olsa da oldukça zor bir iştir. Sigara içen birisi için tabi ki bu işlem daha da zor olacaktır. Her asbest işçisi olmuyorken, kanser oranı asbeste direkt maruz kalan işçiler arasında bile oldukça düşük iken, havadaki tavandaki asbest bizi KESİN kanser yapar mı? ) 


4)"Koronavirüs akciğerde bilinmeyen kalıcı etkiler yapıyor, asla geçmeyecek akciğer hasarı bırakıyor"


Ne yaptın gittin yıllar önce korona olmuş birisinin akciğerini mi taradın? Ne yaptığın ortada, okudun bir haber, yazmışlar " koronanın akciğerde oluşturduğu etkiler bilinmiyor", sen de aldın bunu etrafa endişe saçıyorsun. Bu tür kötü ve endişe pompalayan düşüncelere karşı, akciğeri %30 çalışan, 80 yaşında, üstüne bin bir türlü yaşlı hastalığı da olup koronadan iyileşen insanları hatırlatmak lazım. Ama sporcular varmış çok sağlıklı süperlermiş onlar bile ölmüş. Hangisi olumlu plasebo etkisini tetikler, hangisi olumsuz plasebo etkisini körükler? 


5)"Senin tipin tam bir köpocu, 10 sene sonra anca yarıya düşer"


İnsanüstü mükemmel görü yeteneklerini kullanarak, 10 sene sonra tipimin nasıl olacağını öngörebiliyor. Hakim olsa belki kanıtların doğruluk olasılıklarına göre değil de tiplerine bakıp cezalarını verecek, Allahtan hakim olmamış, hukuk sistemimiz daha kötü de olabilirdi. Her kötünün daha kötüsü olabiliyor her zaman. Hep öyle değil miydi, en beklenmeyen kişi çıktı hep Köpocu. Zaten siyah beyaz da değil bunlardan olmak ya da olmamak, daha somut kanıtlara bakmak lazım bazen kendilerini gizlemek için zıddına da gitmiş olabilirler. Mesela, hangi yüksek devlet mevkiinde iken hangi okulun hangi himmet toplanan (vermeyenlerin kesinlikle alınmadığı) havuz toplantılarına gitmiş? Hangi mesleğini seçtiği ve yardım ettiği hangi akrabası hangi olaydan sonra kimi arayıp hangi soruyu sormuş? Somut kanıtlar bunlardır.

*Hangi adam; kapanan, yıldızları kapsayan TV kanalında, hangi efendiyle görüşüp sorduğu her soruyu cevaplayıp, hiçbir sorusu cevaplanmayan, hangi üpünlü, cahilci, anlı şanlı orta-asyalı entelektüel adam benim ne kadar da entelektüel olduğumu bilir, beni onayladı, diye övünür?

**
-Birinin yüzüne bakınca nerden geldiğini araştırmadığın hisleri hissedip "kesin Köpocu!" demek de, ne bileyim, her kaybetmeyi hazmedemediğin gençliğe ve çok değer verdiğin efendi yüze sahip olan adama kin ve haset kusmak, saçma değil mi acaba?
-Ne?! Sen bana ahmak mı demek istiyorsun? Ben ahmak mıyım? Hanım koş gel ve beni tutma! Yoksa döveceğim bu saygısız, aşağılık adamı!

-...


6)"Kesin köpocu, tam bir köpocu" ( oğlanlarla tanıştıktan sonra, gidenin hemen arkasından)


Başta endişeli olabilir insan kim ne çıkacak belli olmaz fakat haddini aşıp alttan girip üstten çıkarak, iyi polis kötü polis taktiklerini kullanarak beni zaten defalarca sorguya çektin, Köpocu olmadığımdan eminsin. Ben gider gitmez arkamdan bal gibi de bildiğin halde yardırıp duruyorsun, bunu bu şiddetle yapmak için de büyük bir enerji gerekir. Sebebinin basit bir hasetten çok daha fazla ve derin olduğu kanısındayım. Bana zarar vermeye çalışıp belki hakaret etmenin verdiği birkaç saniyelik zevki yaşıyorsun ama uzun vadede kendi topuğuna sıkıp duruyorsun.


7)"Bana yalancı dedi"


Sana yalancı diyen olmadı. Sen, defalarca sözünü verip yapmadığının yapılmasının bir ertesi günü, sana söylenmeyen ve başkasının üzerinden duyduğun bir şey üzerine yardırıp durdun. Evlatlıktan reddettin. Ama gene de et et bitmedi.

Bunlar sadece bazı düşüncelerim, gerçek bundan çok daha detaylıdır. Sonuçta nefret değil teşekkür etmek lazım, bunların hepsi çok şey öğretiyor.

Bonus: Bizim aile mükemmeldir, karakter analizini çok iyi yaparız insandan iyi anlarız. Heh sen de iyisindir ama büyük oğlum o kadar süperdir ki benden bile iyi yapar analizi, en iyisidir şöyle iyidir böyle müthiştir... - 6. iftiradan sonra büyük oğlan: aynen tipi de tam Köpocuydu zaten... Müthiş! Olağanüstü! İnsanbiliminde çağ değiştirecek bir yöntem! Sosyal bilimlerinin Einstein'ı olacakmış ki direkten dönmüş, ah bu Köpocular yok mu hani mükemmelliğimizden yapamadığımız her şeyin sorumlusu olan, onlar yüzünden! Yoksa oblomovluktan değil yani iftira atmayın. İftira atmak şöyle kötüdür  böyle kötüdür, biz mükemmel olduğumuzdan hani bize ift diyenin ne haddine! Vay alçak! Namussuz! Biz, hakaret etmeyiz. Hakaret edip insanları üzmek kötü bir şeydir. Ahmak mıyız biz?

***

-Gençsin ondan böyle konuşuyorsun! Pişman olacaksın!

-Gençliğimdense sadece, sen de genç olsan sen de böyle diyecektin. Demek ki suçlu ben değilim, gençliğim.

 -...

***

Damatlarını çok seven bir baba koca yürekli bir insandır, kolaya kaçıp iftira atmak yerine herkesin kolay kolay yapamayacağı yüceliği yapabilmiştir. Hafızamıza böyle kazınmış, gelecek nesillere de etkisini devam ettiren ve ettirecek olan bir insandır. Hayatta olmasa dahi yaptığı etkilerin oluşturduğu fayda devam etmektedir. İftiracıların açtığı yaralara, tentürdiyot olarak bastırılabilir.

Köpo öldü. Köpocular da köpocuların iftira gölgeleriydiler. En gizli köpocular, Köpocu olmayanları öldürmek için köpoculuğu icat ettiler, fakat sonunda kendileri de öldü. Köpoculuk da zaten ölü doğmuştu, şimdiye kadar bahsettikleri ise cesediydi ölü fetüsün.

Böyle buyurdu iftirasız, zengin, özgür, genç kuş. 

11 Temmuz 2022 Pazartesi

Güçlü ve Zayıf

 "Life is a fountain of pleasure."

                                                                                                               Zarathustra, the Godless One

 -1-

Bir problem ile karşılaşıldığında ilk tepki şikayet kusmak olabiliyor, belki tekrarlanan veya benzerleri üst üste yaşanan bir problem olduğundan. Evet mümkün, herhangi bir problemin, sorunun veya yaşanan bir kötü olayın tüm suçunu dış etkenlere, sana haksızlık yapılmış olmasına, kötü davranılmasına veya mağdur olmana atabilirsin. Başka ülkede yaşıyor olsam ya da ah çok param olsa neler neler yapardım diyerek bütün gün oyun oynayıp bağımlılıklarına bağlı bir şekilde de günlerini geçirebilirsin. Tüm ömür böyle geçip gidebilir, böyle devam ettikçe kısır döngü veya katlanarak artan negatif geri besleme ile suçu atacağın daha fazla olay birikir, bir şekilde aklına geldiğinde ya da kendi kendinle karşı karşıya geldiğinde kötü durumunu haklayacağını sandığın sebepler daha da artar, yanılgılarının içine daha da gömülürsün. 

-2-

Kendimi bildim bileli hep düşünüyorum, neden hayatı tek bir bakış açısından yaşıyoruz? Yani dışarıya baktığımız zaman kendi bedenimizin, düşüncelerimizin, hislerimizin, duygularımızın ve biyolojik aksamımızın perspektifinden tecrübe ediyoruz her şeyi. Diğer bütün insanlar bizim dışımızda kalıyor ve sadece tek bir kişinin gözünden yaşıyoruz hayatı. Direkt kontrol edebildiğimiz ve direkt gözlemleyebildiğimiz tek kişi kendimiziz. Her şeyimizi kontrol edemiyoruz fakat başka insanların içinden de yaşayamıyoruz hayatı. Bu durumda değiştirebilme şansımızın en yüksek olduğu kişi gene kendimiziz. Kontrol edemediğimiz faktörleri zaten kontrol edemiyoruz ve bunlarda dövünüp durmanın bir anlamı da yok. Geçmiş ölü bir kadavra, düşünüp durmak değiştirmiyor onu. Gelecek belirsiz bir uçurum, endişelenip durmak daha iyi yapmıyor onu. Elimizde sadece şimdi var, direkt gözlemleyebildiğimiz ve direkt kontrol edebildiğimiz tek an. 

-3-

Özgür irade gerçek midir yoksa yanılsama mı? Her şeyin bilmediğimiz sebepleri de olabilir, bu durumda her şeyin bir sebebi varsa  yaptığımız iyi veya kötü her şeyin, seçimlerimizin her birinin birer sebebi varsa, bu durumda özgür irade nasıl olabilir? Ya sebebi yoksa da art arda sürekli geldiklerinden sebep sandıysak önce gelenleri? Belki de sonuç da sebebe bağlıdır, bu durumda her sonuç aynı zamanda sebeptir de, sonsuz bir akış içinde sonuçtan bahsedilebilir mi?

-4-

Özgür irade tamlamasındaki "özgür" ifadesinden dolayı özgür irade mümkün olamaz. Çünkü mesela ben iradem ile istediğim her şeyi yapabilir miyim? Hayır. Mesela birden uzaya çıkamam, ya da bir şeyi ne kadar istersem isteyeyim zorunluluklardan dolayı, iç ve dış güdülerimden dolayı, çevre koşullarından dolayı veya sosyal kısıtlamalardan dolayı veya maddi zorluklardan dolayı yapamayabilirim.(Bir de isteyen ben miyim? Ben neyim? Bir zihin? Başkasının göremeyeceği şekilde, kendimin içinde hayatı yaşayan, zihnime benden başka kimsenin bakıp göremeyeceği rüyalarımı gören, ve benim gözümden rüyamı da hayatımı da yaşayabilecek kimsenin olmadığı ben) Başka yolunu bulabilirim ama başka yol bulup yaparsam da istediğim şey başka bir şeye dönüşmüş olur. Fakat gelen geri beslemeleri değerlendirip, yapmamam gerekenleri seçebilirim. Mesela bir şeyi çok istedim (herhangi bir şey) bunu yapmak için gerekenleri yapmaya başladım, zor geldi, canım sıkıldı, açıp bir iki saçma sapan gereksiz sosyal medya içeriği izlemek daha eğlenceli belki, o an için. Ya da bir sigara yakmak, bir iki bardak rakı içmek. Ya da sığ birinden onay beklemek.  Bunlar o an için daha iyi hissetmemi ve yapmak istediğim şeyin ortaya çıkardığı zorluk ve yapamamaktan dolayı duyduğum kendimden utanma hissini anlık olarak bastırır fakat yapmak istediğime yaklaştırmak yerine uzaklaştırır. Bu durumda kendi belirlediğin hedeflere ulaşmanı engelleyen, anlık zevk veren ne varsa bunlar kendine karşı olan şeylerdir. Bunları ne kadar engelleyebiliyorsan iraden veya karakterin o kadar güçlü, bunlara ne kadar bağlanıyorsan iraden veya karakterin o kadar zayıf demektir. İrade özgür olamaz ancak güçlü veya zayıf olabilir. (Aristo haklı mı?—şimdilik)

-5-

Zayıf iradenin göstergelerinden birisi de ilk paragrafta belirtildiği gibi yapamadıklarının sebebini başkalarına, ailene, ortam koşullarına, çevrene, başlangıçtaki maddi durumuna, alakalı alakasız insanlara ya da anne babana atman olabilir. Veya belki yapamadıklarından duyduğun eziklikten belki başkaları kadar iyi olamadığından belki potansiyelini gerçekleştiremediğinden başkalarına hakaret kusman, aşağılaman, eziklemen de zayıf iradenin belirtilerindendir. Onun bunun arkasından gece gündüz sövüp durmak seni hiçbir yere ulaştırmaz. Kendi enerjini ve vaktini boşa harcamış olursun. Kendi kendine zihin sağlığını daha da bozup, sayıp durduğun sebeplerden olduğu yanılgısına daha da gömülüp kalırsın. Başkalarını asla tamamen kontrol edemezsin, sadece belli-belirsiz şekilde etkilersin. Direkt kontrol ettiğin, en çok bağlı bulunduğun bir tek sen varsın, bu durumda zayıf iradeni güçlendirmenin yolu kendi üzerine yürümen, yapamadıklarından dolayı başkalarına sövüp sayıp anlık zevklerine bağlanmak yerine acaba nerede hata yapmış olabilirim? Neleri düzeltebilirim? Neleri kontrol edebilirim? Hangi gözlemler ile hatalarımı çözebilirim? Hangi spesifik problemler beni buna itiyor olabilir? Başkalarını boş ver de, ben neler yaptım da bu duruma düşme ihtimalimi artırdım? diye kendine sorman olabilir. 

-6-

Bağımlılıklar övünülecek şeyler değildirler, sanıldığının aksine özgürlük değil zayıf iradenin göstergesidir. Kendine ulaşmanın önündeki en büyük engeldirler. Birisi sende yok diye sende olmayan bağımlılığa sövüp durup da kendi bağımlılığını yüceltmek veya aslında o kadar da kötü olmadığını irdelemeye çalışmak da zayıf iradeli, kendinden kaçan insanın yapacağı bir iştir. Bağımlılıklar arasında hiçbir fark yoktur (Hepsinin beyinde tetiklediği kimyasal reaksiyonlar aynıdır). Kendinden bağımlılığına kaçan insan zayıf iradeli bir insandır. Neden? Kendi hedefleri için çabalamak yerine kısa vadeli olarak anı düşünüp anlık zevklere kaptıran birisi nasıl güçlü karakterli olabilir? İstediğin kadar sebep say dur, her durumda illa bir bahane bulunur. Enerji yoktan var edilemez. Anlık zevkler de asla bedava olamaz, zararları birikerek artar ve gelecek uzak, an yakın olduğu için etkilerini görmezden gelmek veya kendinden bile saklamak çok kolaydır. En kötü etkisi de zihnini ele geçirmesidir, sen aklına gelmesini istememene rağmen aklına gelir. Zihnini çürütür, zayıflatır, bulandırır. Zincirleriyle bağlar seni. Beynindeki devrelerin ona çalışmasını sağlar, en zayıf yerinden saldırır beynine ve virüs gibi onunla hiçbir ilgisi olmayan zevklerin veya faydaların bile sanki onun sayesinde olmuş gibi gösterip duran devreler oluşturur. Senin kolaya kaçmanı sağlayacak şekilde kendi beynini yıkattırır (çünkü seni iyi tanır), beyninde hakaret etme aşağılama veya suç atma isteği varsa kendine, onları tetikler ki gece gündüz haset, kin, kıskançlık kus etrafına. Sana sürekli kendisine bağlanmanı haklı çıkaracak sebepler söyler durur. Sonrasında ona buna hakaret edip, suç atıp, dalga geçip, "ah ben şöyle mağdurum da böyle başıma neler geldi de" diye ağlayıp durursun aslında kendi kendini aşağıya çektiğini fark etmeden (belki de fark ediyorsun ama işine gelmiyor, kolaya kaçıyorsun. İşte zorluk burada! Fark etmek ve sonuçlarına katlanacak güçte olabilmek--trajediyi hissedecek güçte sinirlere sahip olabilmek ya da sinir gücünü trajedilerle güçlendirmek!). Şimdi için geleceğini çalmaya devam etmek de zayıf iradenin göstergelerindendir. Acıları ve üzüntüleri, zorlukları ve stresli anları yaşamaktan korkan ve bunlara karşı benliğini anlık zevklerle uyuşturan kişi zayıf, bunların gelecekte kendisine büyük tecrübe kazandıracağının farkında olduğundan hepsinden haz almayı becerebilerek göğüsleyebilen kişi de güçlü iradeli insandır. Sinirleri güçlendikçe özgürleşebilir insan, çünkü ancak bu şekilde kendine doğru yol alabilir.


Gabor Mate'ye gönderdiğim mail:

Message: What I think was missing in the healing sections of your books

My grandfather, born in 1931 and died 5 years ago, was heavily addicted to smoking, together with his two younger brothers, whom died much earlier than him because he quited it in his 30s. He was born in Ohrid, North Macedoina and happened to see German occupation of the city, luckily he was in the right side as being Turkish, but wrong side when communist regime came and taken their 14 acres of land and one uncle of him being butchered by thugs and put in a bag and send to their home. His father and all his known forefathers were Turkish speaking soldiers so may be thugs were taking their revenge by killing his uncle (named also Ömer) but he was always separating thugs from other infidels, for example he loved his infidel master of carpentership and remembered joyfully his memories of smoking with him. Everybody in the family knew how he quit but nobody has asked "why?". Fortunately I asked again when he was alive, he answered the same "even i kept the last pack in my pocket, I obstinately stopped and never smoked that last one" and I asked "but why?" he thinked and answered back "oh I couldn't bear the humiliation of begging!
 But it made me beg for it during the military service... Long before there were not supermarkets available at night as these times so I went and take a long risky walk just to get a pack of it, I thought, if it made me do such contemptible things, what could more it would made me do?". He did not think himself as an "addict", as a heavy smoke addict.


After reading your books 3-4 years ago and revisiting recently their healing sections and my written notes during the period, I think there is a missing part in your works. If a person is addicted to anything, he should not think himself as an "addict" because: isn't he keeping himself addicted by thinking himself as an "addict"? I figured out when I didn't define myself as an "x addict", I could stop it but when I did, I couldn't stop and lost control. I think it is very empowering to find out one's weaknesses, harmful acts, dangerous and repeating behaviours, enslaving habits but it is very debilitating to tell oneself "i am addicted to x", "i am an x addict". By this, I think, a person pre-programs oneself as a guilty one as a whole (as a body and mind and everything has happened and happening and will happen in the mind and body). So I think even if a person is an addict, he should not define himself as an addict, as that will keep him dependent on it and the strongest strategy for independency is to define oneself, assert oneself, think oneself as an inaddict─especially during the hardest moments.

Ömer Faruk Gani, 12/01/2026, Istanbul, Turkey


Sessizlik çok güzel, kalabalığın gürültüsü zihnini bulandırır insanın. Dışgüdüleri dışarıda tutmak ve içgüdüye dönüşmelerini engellemek ne kadar da güzel!



16 Nisan 2022 Cumartesi

Paralel Nöron Yapılanması

  He who cannot obey himself will be commanded. That is the nature of living creatures.

                                                                                                           Nietzsche, Friedrich. 

Rahmetli Dedemin sigarayı nasıl bıraktığını ailedeki herkes biliyordu ama Neden bıraktığını bilmiyorlardı. Bir gün sordum: 'Dede, neden sigarayı bıraktın?', 'Bir gün cebıme koydum paketı içmicem dedım, paket eridi toz oldi hij içmedım bir daha'. Peki Dede, neden bıraktın? Diye tekrar sordum. Hatırladığım kadarıyla dedi ki: ' (Utanarak) Askerde bile dilenmemışım ben, bu beni askerde dilendirdı. ( Bir dal için yalvarmış ve ağırına gitmiş). Eskiden böyle her yerde bakkal yok idi, gecenin köründe benı kaldırmıştır ve taaa maltaya yürütmüştür bu. Benım zihnimi ele geçirir idi, çok rahatsız oldum, o yüzden korktum ve birakmaya karar verdım'. Yıllardır içiyormuş, çok sevdiği gavur ustasıyla bağlantılı anıları bile varmış sigarayla ilgili. Sağlık? Tabi o da bir sebep, ama asıl sebep kendi zihnini kendisinin kontrol etmek istemesi olmuş. Çok çalışkandı, vefat ettiği gün bile keçi kafası ayıklıyormuş bahçesinde...

Beyindeki nöronların hepsi aynı anda çalışamadığından dolayı ( enerji açısından optimum da değil ), bilinçaltı denilen bir şey ortaya çıkmış olabilir. Çünkü zihin çalıştığı sırada belirli bölgelerde parlama oluyor. Bu parlama Nöronlara gelen elektrik akımından dolayı ortaya çıkıyor. Nöronlar da aynı transistör gibi çalışıyor fakat daha esnek ve karmaşık bir yapıya sahipler.  Bilinç açıkken beyin açılıp, rastgele nöronlara elektrik akımı verildiğinde, denekler bir ses duyduklarını veya bir görüntü gördüklerini belirtiyorlar. Aynı zamanda beyin bilgisayar işlemcisinden farklı olarak paralel işlem yapıyor, yani arkada birkaç algoritma farkı devreler üzerinden aynı anda dönüp duruyor. Rüyada da beynin rastgele bölgelerine ( ya gerçekten rastgele, ya da bir modeli var henüz keşfedilememiş ) sinyaller gidiyor, beyin bunları daha önce yaşadığı olaylar ile yorumluyor ( yorumluyor mu yoksa fiziksel sinyaller olarak mı ortaya çıkıyor o da belli değil ). Bu yüzden Rüya'nın, rastgele görüntülerden oluşsa da sonuçta geçmişte yaşanan olayların saçma sapan bağlanması ile oluştuğundan dolayı, bilinçaltından bilgiler içerebildiği yorumu yapılabilir. Beyin aslında gördüğü her şeyi kaydediyor, fakat hatırlamak istediği zaman istediği her şeyi her durumda hatırlayamıyor, çünkü mesela her gün eve geldin ve anahtarını sehpaya koydun, bu şekilde bir sürü görüntü var, hangisini istiyorsun belli değil. Anı ile bağlantılı bir adres, yani onu özel olarak tanımlayacak bir etiket olması lazım ki çağırabilsin hafızadan. Mesela ayağıma cam parçası battığı gün anahtarımı koyduğum yer olarak çağırılırsa, o anıyı bulabilme ihtimali daha fazla. Rüyaların gerçekten bilinçaltından bilgiler barındırdığı kesin olarak kanıtlanamasa da, beynin içinde bir sürü işlem döndüğü ve çoğunun bizim bilincimizin dışında olduğu bir gerçek. Bu durumda sen eğer rüyalarını tek bir kişiye anlatıyorsan ( ya da anlattırılıyorsa? belli değil ) ve o kişi de asla rüya tabiri okumamanı ve rüyalarını başka kimseye anlatmamanı söylüyorsa ve buna ikna etmek için duygularını sömürüyorsa, bu çok tehlikeli bir durumdur. Olay çok karanlık yerlere gidiyor demektir. Beyninde farkında olmadığın yerlere, farkında olmadığın bilgileri yerleştiriyor olabilir. Özellikle eğer gece erken yatan birisi isen, ve çok uykun geldiğinde, hala o kişiyle konuşmaya devam ediyorsan, ve 'istersen yat canım, seni tutan yok' diyerek aynı zamanda da çok merak uyandırıcı ve duygularına dokunan olaylar anlatıp seni kendine dinlettirmeye çalışıyorsa, bilinçaltına senin olmayan, maktöcü düşünceler, duygular endişeler, korkular, sevinçler, üzüntüler sokuyor olabilir. Hatta ve hatta, çok sevdiğin ve saygı duyduğun birisinin, tipik bir köpocu olduğunu, tam bir köpocu olduğunu ( tekrar, iknayı arttırır ) söylüyorsa, ve bunu seni uykulu ve zayıf olarak gördüğü anda yapıyorsa, bil ki bilinçaltına maktöcü düşünceler yerleştirmeye çalışıyor bu karanlık kişi. Tabi yanılıyor da olabilirsin, bu ihtimali de aklından sakın çıkarma. 

İşinde gücündesin, aklına bir düşünce geliyor. Bu düşünce benim değil, nereden geldi? Bilinmez, belki yaşadığın bir olaydan, ya da başka bir şeyden? Belki de maktöcü nöronlar sebep olmuştur. Hatta bir sebebi bile olmayabilir, sebebinin ne olduğunu bilmemek; sebebi olduğu anlamına da gelmez. Fakat bir sonraki adımda, eğer aklına bu düşünce geldiği için kendini suçluyorsan işte burada bir sıkıntı var demektir. Evet, kendi üzerine sorumluluk almak iyi bir şeydir, yoksa yıkık olup bütün sorunlarının sebeplerini başkalarına yıkan bir insan olursun eğer sorumluluk almazsan. Fakat, sen suçlusun ve bitti, asla düzeltme şansın yok gibi bir düşünce aklına geliyorsa, ve sen asla böyle düşünmeyen bir insan isen önceden, maktöcü paralel algoritma, senin kendi algoritmalarının arkasında çalışıyor olabilir. Değiştiremeyeceğin şeyleri zaten değiştiremezsin. Şimdi her zaman şimdi olarak ilerliyor, kendini suçlayarak değil kendi üzerine sorumluluk alarak hayata devam etmen gerekir. Maktöcü paralel algoritmaların farkına varmasaydın belki sonsuza kadar kendini suçlayacak, ezik hissedecek ve sorunlarını başka şeylere yıkarak devam edecektin hayatına. Farkına varmak da oldukça rahatsız edici ve kötü hissettiriyor, eğer hiçbir sebebi yokken aklına gelip duruyorsa yerleştirilmeye çalışılmış düşünceler, bak şimdi yerleştirilmiş değil yerleştirilmeye çalışılmış oluyor, çünkü farkına vardın! Bu düşünceler senin değil! Kendi beynini kendin yönet, başkasının yönetmesine izin verme. Ne bir bağımlılığın, ne de bir başkasının. Başkalarının yorumları, övgüleri veya yergileri senin değerini oluşturmuyor; kendi değerini kendin oluşturuyorsun! Başkalarından gelen bilgileri, kendini yüceltmek için kullan, kendini aşağıya çekmek için değil! Kendini yüceltmek için yara alman gerekebilir, sabret, yara aldıkça gelişeceksin. Neyin değiştirilebileceği veya neyin değiştirilemeyeceğinden haberdar ol! Kendini kandırma! Gerçeği bükemezsin, bükülen şeyler eninde sonunda beklemediğin şekillerde ortaya çıkar. Gerçeği bükemezsin çünkü o kadar karmaşık ki her şey, öğrendikçe bilmediklerinin de ne kadar fazla olduğunu öğreniyorsun, tek tek nasıl hepsini büküp bir yalanı gerçek gibi anlatabilirsin ki? Bükük yargıların ortaya çıkmaması mümkün görünmüyor, etrafta fark edebilenler oldukça. 


( MAKTÖ : Mareşkhum Koutjulous Terör Örgütü )

11 Nisan 2022 Pazartesi

Ruh da diyor Güç de diyor

   -1-

Akıl yürütme eğer doğa ile ( yani beyin ve dışarısı ile ) sürekli test edilmiyorsa; yanlış, hastalıklı veya karanlık yerlere götürebilir. Ne kadar zeki olsa da bir akıl, kendi içinde dönüp duruyorsa hiçbir geri besleme veya giriş çıkış alıp bunları kendi içinde döndürdüğü algoritmalarda kullanmıyorsa çok yanlış yerlere gidebilir. Çok güçlü bir işlemci olsa, akıl almayacak hızlarda çalışsa fakat hiçbir giriş çıkışı olmasa, ne işe yarar? Ürettiği algoritmalar yanlış mı doğru mu bilinemez bile, çünkü içinde ne döndüğü bilinemez. İstediği hızda ve kapasitede çalışsın, dışarıdan veri alıp dışarıya veri vermiyorsa, yani doğa ile hiçbir iletişimi yoksa, ne anlamı olur? Bir işe yarar mı? Doğru sonuç üretebilir mi? Giriş çıkışı da olsun, bunları eğer içerisinde döndürdüğü algoritmada kullanmıyorsa gene yaptığı çıkarımlar doğru olmaz. Bu da yetmez, t1 anındaki girişleri aldı kullandı bir bilgi çıkardı, peki ya bu bilgi t2 anında geçerli değilse? Peki t3? t4? Aynı bu örnekte olduğu gibi, tek bir örnekten tümevarım yaparak genelleme yapılamaz, çünkü giriş ve çıkışlar sürekli ve hem doğrusal olmayan ( yani belirli bir oranda artıp azalma veya toplanıp çıkarma ile modellenemeyen ) hem de rastgele ( belki bilmediğimiz için rastgele, belki de modelini çıkaramadığımız için ) değiştiği için bilginin sürekli değişmesi gerekiyor ki kullanılabilir, güvenilebilir, işe yarayabilir veya doğruya mümkün olduğu kadar yakın olacak şekilde tahmin edilebilir olsun. Aynı şekilde akıl da böyle, dışarıdan gelen ve dışarıya gidenler ile sürekli test edilip güncellenmesi gerekiyor, yoksa yanlış bilgiler sanki doğruymuş gibi gelmeye başlayabilir, çünkü eğer bu beyin zeki bir beyin ise, zekasına güvenip yanlış bilgileri doğruymuş gibi kabul ederek kendi kendini körleştirip bunun farkına bile varmayabilir. Tek başına akıl yürütme, eğer dışarısı ile ( doğa - ya da her şey? hayat? )  hiçbir iletişimi yoksa, zeka ne kadar keskin olursa olsun, çok yanlış sonuçlar çıkarabilir ve bunlar doğruymuş gibi kabul edebilir ve bu kabulü yaptığını bile anlamayabilir.  

 -2-

İşyerinde ve evde insanlar tamamen farklı rollere bürünüyorlar. Doğal olarak böyle oluyor çünkü işyerindeki ve evdeki ortam birbirinden tamamen farklı yerler. Takım elbiseli ders anlatan koskoca profesörü evde pijamayla hayal edince çok garip oluyor değil mi? İkisi de aynı insan fakat farklı ortamlarda farklı rollere bürünüyorlar. Tabi bu durumda eve iş getirmeyip evin huzurunu bozmamak da önemli çünkü işyerindeki insanların amacı, davranışları, hareketleri ve rolleri evdekilerden çok farklı. Mesela işyerinde adam dandik bir markanın ürününün en kalitelisi olduğuna inanmış ( nasıl manipüle edildiği tipinden ve hareketlerinden bile belli olur bazen ) bir şekilde karşına gelebilir. Bu durumda ne yapacaksın? Adama mantıklı açıklama yapsan bile inanmaz, çünkü muhtemelen dandik marka, mantıklı açıklama yapılarak kaliteli olduğu anlatılmamış, bir şekilde inandırılmış. İstediğin kadar mantıklı açıklama yap, fark etmez, saçını başını yolarsın. ( Beklemek de bir çözüm, çünkü dandik ürün uzun yıllar çalışamayacak ve patlayacak. Tabi başka seçenekler de var. Çünkü beklemek her zaman optimum çözüm olmayabiliyor. ) Ne yapacaksın? Önce adamı gözlemleyeceksin, Adamın tipi nasıl? Vücut dili nasıl? Hareketleri nasıl? Yüz ifadesi nasıl? Ses tonu nasıl? Bakışları nasıl? Senin dediğin hangi sözden hangi şekilde etkileniyor? Toplayabildiğin kadar veri toplayacaksın, ya hızlıca onun düşünmesine bile fırsat vermeden bir açığından girip yerleştirmek istediğin düşünceyi yerleştireceksin ya da gözlemlere devam edeceksin, zıt düşüncelerinden, kötü veya duygusal olarak kötü hissettirecek sözlerinden mi duygusal olarak daha çok etkileniyor yoksa övgülerinden, iyi ve güzel sözlerinden mi? ( Bu durumdan duruma, sözden söze göre de değişebilir. ) Çünkü insan kendini bir duyguya kaptırdığı zaman düşünmeden karar verebiliyor. Karakteri nasıl? Acaba suyuna mı gitmeliyim yoksa tartışmaktan mı hoşlanır? Herhangi bir temel ihtiyacı eksik mi ( uykusuz, aç, susuz? veya mutsuz? ) buraya neden gelmiş olabilir? Tabi her bir aşamada çok iyi dinlemek gerekiyor, sadece sözlerini değil de o sözleri söyleyen beynin içindeymiş gibi, sanki bu sözleri söylerken ki duyguları yaşayan kişi senmişsin gibi ki ayna etkisi ile ona ' hmm, benim gibi birisi' düşüncesini yerleştirip daha sonra ikna edebilme şansını arttırabil. Bunlardan hiçbiri işe yaramayabilir de, anlatmakla olmaz, sürekli deneyerek yıllarca tecrübe kazanmak gerekli. Bu konuda en tecrübeli olan mesleklerden bir tanesini ( interrogator ) icra eden adamın da kitabında detaylıca anlattığı gibi (1), pratik yapmadan bu beceri asla kazanılamaz, tabi hiçbir beceri pratiksiz kazanılamaz ( akıl yürütme ile yürüye yürüye nereye gideceğin belli olmaz ). Aynı zamanda, bu kadar bilgi ve pratikten sonra, kitabı yazan kişinin de dediği gibi, İş'te edinilen manipülasyon teknikleri asla Ev'de kullanılmamalı, çünkü bu konuda sana yetişememiş olmaları gayet normal olan eş ve çocuklarının hayatlarında derin yaralar açabilirsin, akıl hastalıklarına yakalanma ihtimallerini oldukça yükseltebilir ve bir birey'e yapılabilecek en büyük kötülüklerden birisini; Hayata, İnsanlığa karşı umutlarını ve inançlarını yok etmiş olabilirsin. Hedefsiz ve anlamsız bırakabilir, sadece şikayet eden, yüceltecek veya kendini geliştirecek, hayata atılmasını sağlayacak hiçbir şey yapmayan, zeki de olsa akıl yürüte yürüte suçu hep bir şeylere atıp kendi üzerine asla hiçbir sorumluluk almayan, kendinden gelişmiş birisini görünce hakaret üstüne hakaret kusan bireylere dönüştürebilirsin. Bir insana yapılacak en büyük kötülüklerden birisi de budur. Ev'e asla İş getirmemek gerekir. 

 -3-

 increscunt animi virescit volnere virtus

Nietzche'nin kitaplarından birinde (2) geçiyordu bu cümle, benim hayat mottom diyordu. Okuduğum ingilizce tercümesini yapan kişi, yazar Latince'den  direkt alıntı yaptığı için olduğu gibi bırakmış anlam derinliği gitmesin diye, belki de okuyucunun araştırmasını, düşünmesini istemiştir Nietzsche'nin de yaptığı gibi. Kardeşim Nisa'ya sordum hemen, düşüncelerini paylaşa paylaşa çevirdi, Türkçe çevirisi İngilizce çevirisinden daha iyi oldu, ki Nietzche'nin hiçbir Türkçe çevirisini de beğenmememe rağmen bizimki bence hepsinden de iyi oldu. Dedi ki ' Ruh da diyor, Güç de diyor, yara aldıkça gelişir diyor' Türkçe mis! yorumunu da yapmıştı, bağlaçsız yazabiliyoruz direkt diye. Ekledi sonra, 'Ruh dediği mesela aynı zamanda mantık da demek', 'O güç dediği de aynı zamanda cesaret, adamlık, sağlamlık gibi bir şey'. Şimdi oldu. Hayatın her alanında geçerli olan bir motto değil mi ama? Tüyler ürpertici! Yarı Türk yarı Amerikalı İngilizce hocam söylemişti, kolay yol falan diye beklemeyin hiçbir şey öğrenemezsiniz, kendinizi zorlamanız gerekiyor. Nasıl spor yaparken eğer hafif ağırlıklarla hiç kaslarını ağrıtmadan, kolay kolay çalışınca kasların hiçbir şekilde gelişmiyor, kendini zorlayınca, kaslarını ağrıtınca gelişme gösterebiliyorsan ( kas liflerinin yara alması gerekiyor ki dinlenme sürecinde kendini yenileyip daha güçlü olabilsin, bir dahaki sefere hazırlıklı olabilmek için ) , aynı İngilizce öğrenmek de böyle, oturup çalışacaksın, hata yapacaksın, kendini zorlayacaksın, beynini kullanıp zorlayacaksın, hata yapıp utanacaksın, kötü hissedeceksin, rahatsız olacaksın, benliğin yaralanacak belki, ama hata yaptıkça aklında daha çok kalacak. Kendimi nasıl ifade edebilirim diye düşüneceksin, dinlerken veya okurken bir sürü bilmediğin kelime karşına çıkacak, bunların anlamı ne olabilir acaba diye beynini zorlayacaksın, öğrenirken çıkarım yaparken beynin zorlanacak, başın ağrıyacak, hah işte eğer bunlar oluyorsa öğreniyorsun demek. Yoksa öyle tembel tembel yatarak bir şey öğrenemezsiniz demişti. Mantık? Aynı şekilde, kendi teorilerini ilk paragrafta anlattığım gibi en saldırgan eleştirmenden daha saldırgan bir şekilde eleştirmen ve doğa ile her aşamasında test etmen gerekiyor ki gelişebilsin ( algoritmada giriş ve çıkış verileri dinamik olarak ne kadar kullanılırsa, o algoritma o kadar iyi çalışır. Sürekli ince eleyip sık dokuyarak da algoritmanın sınırlarını, nerelerde çalışamayacağını da test etmek gerekir, her aşamasında doğa ile bilgi alışverişi içinde olması gerekir ), yanlış kısımları budanıp daha iyileri gelişsin, belki yeni gelişen bilgilerinin de yanlış kısımları olabilir, sürekli doğa ile test ederek ( ikinci paragrafta pratik dediğim de buydu ) budaya budaya daha yukarılara ulaşabilsin, köklerin daha derinlere, dalların daha yükseğe çıkabilsin. Kökler ilerlerken karşısına taş çıkabilir, ne yapacaksın? Taşın etrafından dolanabilirsin, taşı delip geçmeye çalışabilirsin, ya da önüme taş çıktı o yüzden yapamadım, diğerleri benden şanslı diye olduğun yerde durup şikayet ederek de hayatını geçirebilirsin, bunların hepsi birer seçenek, tercih senin. Yabancı bir ülkeye iş toplantısı için gittiğinde pasaport kontrolünden geçerken biletini sorar yabancı polis, gösterirsin ' e bunda dönüş tarihi yazmıyor' der ve geçemezsin, ne yapacaksın bu durumda oturup söylenip duracak mısın? Yoksa savaşmaya devam mı edeceksin? Eline baktın ne var? Laptop çantan. Laptopunu açtın, açılmıyor ney? Şarjı yok! Çıkardın adaptörünü bir tane priz buldun taktın açtın maillerini biletini buldun baktın tarih yazıyor mu? Yazıyor, ama Türkçe bu, ya polis kabul etmezse? Fark etmez belki eder, aldın kucağına laptopu çevirdin gösterdin camın arkasındaki polise, bak dedin dönüş tarihi yazıyor burada, güldü polis ve geç dedi. Toplantıya gidebilirsin! Oley! Sonsuza kadar mutlu musun şimdi? Hayır asla bitmez, hayat cihat. Mücadele sürekli devam ediyor. İş toplantısına gideceksin, orada kibar bir şekilde alttan alta tehdit edecekler belki seni işinle ilgili, ne yapacaksın? Ülkemin ekonomisi çok kötü o yüzden iş yapamıyoruz mu diyeceksin? E adam diğer rakiplerin de aynı kötü ekonomi şartlarında çalışıyor ve senden daha başarılılar derse ne diyeceksin? Onlar şöyle kötü ben şöyle mağdurum böyle mükemmelim de aslında işte hep önüme engel çıktı mı diyeceksin? Deme! Seni alçaltır. Onun yerine adamı gözlemlemek daha iyi bir seçenek, bu adamın amacı ney? Daha başarılı olmak, bunun için ne teklif edebilirim? Hangi spesifik problemi tarif edeyim ki onun hem bana çözüm önerisi veya bilmediğim farklı bir fikir verebileceği ve benim de başarımı arttırabilecek ve uygulanabilir bir çözüm- yeni problem- çözüm - yeni problem... zinciri olsun? Sürekli ihanet üstüne ihanet, yalan üstüne yalan, kötü hisler üstüne daha kötü hisler, stres üstüne stres, evde oturup bağımlılıklara bağlanıp yıkık gibi bütün sorunları hayatın bir parçası olan engellere ve zorluklara atmak mı yüceltir, yoksa bu zorluklarla savaşıp savaşıp daha fazla bilgi edinip onları da güncelleye güncelleye devam etmek mi? Yaşamak bu değil mi? Hayat bu değil mi? Kendini fanus içine hapsedersen, Ruh'un da, Cesaretin de, Gücün de yara almazsa, zorlanmazsa, gelişemez ki! Bu durumda Kabil'in yaptığı gibi suçu Allah'ın Habil'e torpil geçmesine atıp ondan nefret etmeye başlayıp hakaret mi kusacaksın senden daha başarılı olanlara? Yoksa senden daha başarılı olsun veya olmasın, senden daha yükseğe ulaşmamış olsa bile belki gövdesi daha kalındır? Belki odunu daha serttir? Belki de dallarının dizilişinde vardır bir hikmet. Ya da meyvesi çok değişiktir, kim bilir, her insandan öğrenebileceğin bir sürü şey yok mudur? Hakaret kusarak iletişim kurmayı engellememen gerekir. Çünkü belki Ego'nun yara almasından korkuyorsun, korkma! Yara aldıkça gelişecek aslında. En iyi sebze ve meyvelerini seçip kurban etmen gerekiyor ki gelecek, doğa, bütün insanlar, evren? Her şey! senden yana olsun. Sadece şimdiyi düşünüp en iyi ürünlerini Her Şey için kurban etmezsen ileride başın belaya girebilir, şimdi hissettiğinden daha kötü hissedebilir, şimdi olduğundan daha başarısız olabilirsin. Bu durumda başarılı olana hakaret kussan da, öldürsen de daha iyi hissetmeyeceksin, tam tersine yaptıklarından pişman olacaksın. Başarı daha fazla başarıyı, başarısızlık da daha fazla başarısızlığı tetikliyor, zinciri bir yerde kırmak gerekli, yara almaya bir yerden başlamak lazım. Yoksa nereye kadar? Anlık zevkler mi sadece hayatın anlamı? Bir dal yaktın biter bitmez canın yenisini isteyecek, sonra bir tane daha ve bir tane daha, sonsuza kadar... Yenisini yakmadan asla stresin azalmayacak, bu durumda dal sana zevk mi veriyor yoksa kendine bağlayıp yeni bir dal yakmaya mı mahkum ediyor? Anlık zevklerle nereye kadar gidecek? Sadece beyninin içine hapsedersen kendini, dışarıyla hiçbir bağlantısı olmazsa, ya başka beyinlerle ya da doğa ile ya da bir kitap? yazı? herhangi bir şey! Beynin tek istediği ne olur? Zevk! Al uyuşturucuyu yak bir dal ya da iç oh mis! E nereye kadar? E tabi bu da bir seçenek, isteyen istediğini seçer, herkesin kendi hayat mottosunu seçmeye hakkı var tabii. Tıpkı zinciri bir yerden kırıp yara almaya başlama seçeneği de olduğu gibi. 


(1) Hartley, Gregory; Karinch, Maryann - How to Spot A Liar Why People Don't Tell the Truth... How Can You Catch Them
(2) Nietzsche, Friedrich - Twilight of Idols, or, How to Philosophize with Hammer 

10 Mart 2022 Perşembe

Tatlı ve Acı

 Elektronik ve genetik arasındaki benzerlikler beni hep hayret ettirmiştir. Kaskat kuvvetlendirici devresinde, dirençlerin değerleri ile kazanç değeri arasında lineer olmayan, hiçbir denklem ile tam olarak ifade edilemeyecek bir bağlantı oluyor; her bir direnç değerini tek tek değiştirince ya kazanç artıyor, ya azalıyor ya da bir yerden sonra azalıyor, sonra tekrar artıyor, bazen değişmiyor. Yani her bir direnç birbirini lineer olmayan ve her zaman kestirilemeyecek bir şekilde etkiliyor, elektronik anabilim dalında yüksek lisansı yapan arkadaşıma sorduğumda, hocaların deneme algoritmaları dışında bir yöntem olmadığını söyledikleri cevabını verdi. İlginç bir şekilde genlerimiz de birbirlerini karmaşık bir şekilde etkiliyorlar, bir genin baskınlığını arttırdığımızda veya azalttığımızda, diğer genleri veya genlerin sebep olduğu kimyasal reaksiyonları arttırabiliyor, azaltabiliyor veya etkisi olmayabiliyor, hatta genler diğer genleri de, bazen hiç beklenmedik şekillerde etkileyebiliyor. Yani sistem dışarıdan müdahaleye tamamen kapalı gibi duruyor. Beklenmedik etkilerin çıkması çok olası. Bir hastalığın genetik yatkınlığını araştırmak epey zor oluyor bu durumda, hastalar arasında ortak baskın genler tespit edilse de, bunların hastalığın sebebi mi olduğu(ney? sonucu mu yoksa?), yoksa yatkınlığı mı arttırdığı ya da aralarında bir bağlantı olup olmadığı kanıtlanamıyor. Çevrenin de etkisi yok sayılamaz, hatta hastalıkların, bozuklukların, dışarıdan veya içeriden gelen etkiler tamamen yok sayılarak sadece genler yüzünden olduğunu düşünmek, bana bir nevi körlük gibi geliyor. İstatistik yanıltıcı olabilir, aynı zamanda art arda gerçekleşen olaylardan ilk olayın ikincisinin sebebi olduğu olay sürekli gerçekleşiyor olsa bile kanıtlanamaz. Genlerin dinamik olduğu da düşünüldüğünde, "hmm, genetiktir o genetik" ifadesi daha da çürütülmüş oluyor. 

 12 yaşımda secdeye giderken babam sırtımdaki kavisin fazla olduğunu fark etti, neden doğru eğilmiyorsun? sorusu ilk kez soruldu bana, daha sonra "bilgisayar oynarken neden dik durmuyorsun?", "dik dursana oğlum!" ifadelerini hatırlıyorum. Önce Cerrahpaşa hastanesine gittik, MR ve filmler çekildi, ameliyat gerektirecek seviyede 'kifoz' olduğumu öğrendik fakat devlet hastanesinde omurilik korumasında kullanılan ameliyat için gerekli cihaz olmadığı için, yüksek felç riskinden dolayı yapamayacağını söyledi cerrahpaşanın en iyi ortopedi profesörlerinden bir doktor. Daha sonra kifoz ve kardeş hastalığı olan skolyoz ameliyatı üzerine uzmanlaşmış bir doktoru ziyaret ettik, kifoz derecemi ölçtü, 86 derece olduğunu fakat boyumun uzamasını daha az etkilemesi için bir sene sonra daha uygun olacağını söyledi. Hastalığın sebebinin bilinmediğini fakat nadir de olsa ergenlik döneminde, özellikle boy uzama çağında ortaya çıkan omurga bozukluklarının bazı çocuklarda farklı derecelerde görüldüğünü söyledi doktor. Azmi Hamzaoğlu adında, bu konuda dünyaca uzman hatta Türkiye'de vergi rekortmenleri arasına girmiş bir doktor ile ameliyat için hazırlıklara başlamıştık, öncesinde nasıl yapılacağını asistanları anlattı bize, onlar da aynı şekilde sebebinin bilinmediğini söylediler. Fakat fiziksel etkilerden ( kambur durma vs.) kaynaklanmadığını, eğer açısı fazla ise kaçınılmaz olduğunu da söylediler. Ameliyat öncesinde beton bir kütlenin üzerine kambur olan yerim gelecek şekilde yatırarak da film çektiler, görüldüğü üzere fiziksel zorlanma bile yetmiyordu sırtımın düzelmesine, bu durumda omurga kemiklerim arkadan tıraşlanacak, sırtım düzeltilecek ,daha sonra boş kalan yerler kemik tozu ile doldurulacaktı; ya da benim aklımda bu kadarı kaldı, ki başka kimsenin de aklında pek bir şey kalmamış, ki zaten geçmişi de birebir hatırlamak mümkün değil.

Zorlu bir ameliyattı, sonrasında ve öncesinde yüzmeye ve vücut geliştirmeye gittim, yeni yeni fark ediyorum ki fiziksel olarak esnekliğimi azaltmış, bel fıtığı riskimi arttırmış, fakat sırtım düzeldi. Askerlikten de kurtardı beni. İnsanların 'çürük raporu' dediği, üzerinde 'savaşta ve barışta askere elverişli değildir' yazan raporu verdiler. Askerliğimi soranlara anlattığımda çok şanslı olduğumu düşünüyorlar, şanslı mıyım? bazı konularda tabii ki, bazı konularda hiç değil, herkes gibi. 

Sütçümüze sormuştum ilk kez, 'askerlik yapmadım, evlenirken sorarlar mı' diye ( ki evleneceğimi de düşünmüyordum hiç, şakasına sordum ), güldü adam, artık ona bakmıyorlar Ömercim imkanlarına bakıyorlar, köylerde bile umursamıyorlar artık dedi. Beklemediğim bir şekilde ben de evlilik yoluna girdim, giriş o giriş, hiç tahmin etmediğim problemler çıktı karşıma. Mantık? Hiçbir noktasında olmadı, iyi niyet? emin olamıyorum, olabilir de olmayabilir de. Mesele geldi askerliğe, oğlumuzun raporu var denildi, e dolayısıyla hastalık, hastalığın keşfi, en iyi doktorun bulunması ve zorlu ameliyat süreci anlatıldı. Sebebi soruldu, bilinmiyor denildi. 'genetiktir' cevabı geldi, ama bizim ailede baba tarafından da anne tarafından da bilinen geçmişte kimsede yok denildi, 'genetik hastalıklar uzun süre gizli gizli aktarılıyor' denildi ( bir bakışta nasıl anlaşıldı, bilmiyorum ) bizim ailemizin genetik haritası çıkarıldı  mı? Hayır. Benim diğer kifoz olan insanlar ile karşılaştırmalı gen analizim yapıldı mı? Hayır. Her hastalığın Tek ( büyük T ile ) sebebi genetik midir? Hayır. Mantık? Ben göremiyorum, gören olabilir bilemiyorum. İyi niyet? emin değilim. Oturup yıkık bir insan gibi hayatımdaki bütün sorunları bunun üzerine yıkmak yerine araştırdım. Hastalığın medikal makalelerdeki ismi 'Scheurmann's disease' veya  'Juvenile Kyphosis' olarak geçiyor. Çoğu makalede düzeltme ameliyatlarının nasıl yapıldığı anlatılmış, etiyolojisi ile ilgili çalışmalar sınırlı; genetik kökenleri ile ilgili çalışmalarda ortak bir gen bulunamamış, daha çok kemik gelişimi ve omurga veya hormonal sistemde bozukluğa sebep olabilecek genler taranmış fakat kesin kanıt bulunamamış, ki zaten genetik köken çalışmalarının sayısı da, çalışmalarda kullanılan birey sayısı da yetersiz. Dışarıdan bakılarak (yani fenotipik analiz ile ) yapılan çalışmalarda ise, çoğunluğun erkek ( erkekliğe sebep olan gen yüzünden mi o zaman? ), boyunun bir miktar uzun ( uzun boy'a sebep olan gen yüzünden mi yoksa? ) kollarının ve bacaklarının da görece ince ( kemik inceliğine sebep olan gen mi yaptı yoksa? ) olduğu, ama bütün bu genlere sahip olup hastalığa sahip olmayan da yığınla insan olduğuna göre, genetik kökenleri hala kanıtlanmış değil. Genetik yatkınlık olabilir tabi, e boy kısa ise zaten boy uzama döneminde eğrilecek kadar omurga büyüyememiş olabilir, diskler arası uzaklığın kısa olması da olabilir ama Tek ve kesin sebebidir denilebilir mi? Henüz cevap bulunamamış.

Genetik dışında hangi faktörler etkilemiş olabilir? Küçüklüğümü düşünürsem 5 yaşıma kadar zıplayamadığım söyleniyordu, ilkokulda da en güçsüzler arasında olurdum hep, zamanla özellikle ameliyat öncesi ve sonrası yaptığım sporlardan sonra yaşıtlarımı anca yakalayabildim fiziksel güç olarak. Bebekken zatürre başlangıcı ( ki bunun karşılığını bulamadım, zatürre olarak geçiyor fakat başlangıcı diye bir terim kullanılmamış, belki yeni başladığını belirtmek için veya hastalar korkmasın diye doktorlar tarafından kullanılıyor olabilir ) olmuşum. Doktor hastaneye yatırmaktan korkmuş, her sene tekrar ettiği de oluyormuş, annem komşumuz doktor demiş doktor da kortizonlu iğne vermiş. Doktor olan komşuya gittiklerinde ise adam şok olmuş, bu iğne çok ağır hastanenin dışına verilmesi yasak, o doktorun ismini verin bana demiş (müfettiş doktormuş kendisi), bana iğneyi yaparken bu çocuğa çok acıyorum, bu iğnenin yan etkileri çok fazla, o yüzden bak hep dibinde biraz bırakıyorum diye de anneme göstermiş. Zatürreden kurtulmuşum, doktor da evet geçti demiş göndermiş. Erken doğurma ihtimali olan kadınlara da akciğer gelişimini hızlandırması için de verilebiliyor bana bebekken verilen 'Corticosteroid' veya diğer adıyla 'Cortizone Injection' isimli ilaç ( ya da steroid? aynı şey dimi? ) ( https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK279568/ )  

Çok güzel, akciğer kapasitesini geliştiriyor fakat en yıkıcı yan etkisi kemik erimesine sebep olabiliyor, kalsiyum emilimini azaltarak kemik kırıklarını arttırabiliyor. Hatta büyüme çağındaki hastalara verilmesi tavsiye edilmiyor, son çare olarak kullanılması ve tedavi boyunca kemik gelişimi incelenmeli, kalsiyum takviyesi verilmeli deniyor. Bunların hiçbiri tabii ki yapılmadı, ne tek hayat amacı kanun olan komşu müfettiş doktorumuz tarafından, ne de hastanedeki iğneyi veren doktor tarafından test yapmayı bırak, dikkat edilmesi bile söylenmemiş. İnsan bari bir uyarır, hiç mi haberleri yoktu iğnenin yan etkilerinden? Çok ciddi yan etkileri var diyorsun da söylesene ona göre uzun vadeli önlem alalım doktorcuğum. Hayat işte, olur böyle şeyler. 

( kaynak : https://www.cedars-sinai.org/health-library/diseases-and-conditions/c/corticosteroid-induced-osteoporosis.html )

Scheuermann kifozu doğuştan olan omurga bozukluğundan kaynaklı kamburluklardan farklı olarak, 11-17 yaşlar arasında büyüme çağında iken başlayan bir hastalık, Scheuermann tarafından 1921 yılında ilk kez tespit edilmiş. Son yıllarda özellikle ABD'de sayısı %10'lara kadar artmış fakat her derece için ameliyat gerekmiyor, derecesi düşük olduğunda korse veya spor-egzersiz ile düzelebiliyor. Etiyolojisi;


( kaynak : https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK499966/ )

Evrensel kabul olarak hastalığın sebebi belirlenememiş, genetik bazı yatkınlıkların olabileceğini fakat geçişin hala belirsiz olduğunu ifade etmiş fakat bütün hastalarda (%90 - yüksek derece olanlarda %99) ortak görülen 'vertebral body osteoporosis' yani omur gövdesinde kemik erimesi, kemik yapısında mineral eksikliği; bir alman doktor da omurları besleyen damarların ince olduğunu saptamış. Aynı zamanda büyüme hormonunda fazlalık, kemik gelişiminde eksiklik gözlenmiş. Yani basitçe tanımı şu: kemik gelişimi büyüme hormonunun gerisinde kaldığından dolayı omurlar büyüyor fakat dayanıklı olamadıklarından öne doğru ( kifoz ) ya da yana doğru ( skolyoz ) eğiliyor. Benim durumumda kortizonlu iğnenin etkilemiş olma ihtimali oldukça yüksek, kesin diyemem fakat gelişme çağındaki hastalara bile tavsiye edilmeyen bir iğnenin bebekliğimdeki beni hiç etkilememiş olma ihtimali de oldukça düşük. Yan etkileri arasında kemik erimesi, kalsiyum emiliminde yavaşlık, kemik gelişimini yavaşlatma ilk sıralarda. Buna karşılık akciğerlerim kurtulmuş, belki kapasitesi de artmış olabilir çünkü uyuduğum odadaki havayı öyle bir soluyorum ki oda havasız kalıyor, uyurken çok derin nefes alıp veriyorum. Hava kirliliği ve grip tarzı hastalıkların yaygın olduğu dönemde sağlam bir akciğer önemli tabi, ama bir açıdan da omurgamın esnekliğini kaybetmiş olmasına ve bel fıtığı riskine de katlanmak gerekiyor. Akciğerimde bir hasar bırakmamış, tekrarlayan zatürreye de yakalanmamışım, belki akciğer gelişimim üzerinde olumlu etkiye neden olmuş bile olabilir. Karşılığında çocukluk travmaları, ağır bir ameliyat ve sonrasında iyileşme süreci ve üstünde gene 'ne gerek vardı' diyen kalın kafalı dünyadaki tek sporu futbol zanneden beden hocalarına ve 'senin yüzünden maç yapamıyoruz' laflarına katlanmak da var, e hayat böyle, ne yapmak lazım, bütün sorunlarımı bunun üstüne atıp bütün gün yatarak 'eh benden büyük adam olurdu da işte şöyle travma yaşadım böyle kötü olaylar geldi başıma' diye ağlayarak mı geçirelim hayatımızı? Acı da var tatlı da var hayatta, ya da bir bağımlılığa bağlanıp benliği uyuşturup ne acıyı ne de tatlıyı hissetmemek de var, bilemiyorum belki atom çekirdeği ile elektron bulutu arasındaki boşlukta hiçlikten oluşup tekrar yok olan madde ve anti-maddeler gibi acı olmadan da tatlı olmuyordur, hiçbir Hastalık olmasa belki Sağlık diye bir şey de olmazdı, Kötü hiçbir şey olmasaydı İyi'nin kıymeti olmazdı bile değil, İyi olmazdı belki de.


Kaynaklar:
https://www.cedars-sinai.org/health-library/diseases-and-conditions/c/corticosteroid-induced-osteoporosis.html

https://www.medscape.com/answers/311959-180842/what-is-scheuermann-disease-juvenile-kyphosis

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK499966/

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3786538/

https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/24102061/

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK279568/

https://en.wikipedia.org/wiki/PAX1

https://en.wikipedia.org/wiki/Indian_hedgehog_(protein)

https://en.wikipedia.org/wiki/SOX9