bağımlılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bağımlılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2022 Pazartesi

Ruh da diyor Güç de diyor

   -1-

Akıl yürütme eğer doğa ile ( yani beyin ve dışarısı ile ) sürekli test edilmiyorsa; yanlış, hastalıklı veya karanlık yerlere götürebilir. Ne kadar zeki olsa da bir akıl, kendi içinde dönüp duruyorsa hiçbir geri besleme veya giriş çıkış alıp bunları kendi içinde döndürdüğü algoritmalarda kullanmıyorsa çok yanlış yerlere gidebilir. Çok güçlü bir işlemci olsa, akıl almayacak hızlarda çalışsa fakat hiçbir giriş çıkışı olmasa, ne işe yarar? Ürettiği algoritmalar yanlış mı doğru mu bilinemez bile, çünkü içinde ne döndüğü bilinemez. İstediği hızda ve kapasitede çalışsın, dışarıdan veri alıp dışarıya veri vermiyorsa, yani doğa ile hiçbir iletişimi yoksa, ne anlamı olur? Bir işe yarar mı? Doğru sonuç üretebilir mi? Giriş çıkışı da olsun, bunları eğer içerisinde döndürdüğü algoritmada kullanmıyorsa gene yaptığı çıkarımlar doğru olmaz. Bu da yetmez, t1 anındaki girişleri aldı kullandı bir bilgi çıkardı, peki ya bu bilgi t2 anında geçerli değilse? Peki t3? t4? Aynı bu örnekte olduğu gibi, tek bir örnekten tümevarım yaparak genelleme yapılamaz, çünkü giriş ve çıkışlar sürekli ve hem doğrusal olmayan ( yani belirli bir oranda artıp azalma veya toplanıp çıkarma ile modellenemeyen ) hem de rastgele ( belki bilmediğimiz için rastgele, belki de modelini çıkaramadığımız için ) değiştiği için bilginin sürekli değişmesi gerekiyor ki kullanılabilir, güvenilebilir, işe yarayabilir veya doğruya mümkün olduğu kadar yakın olacak şekilde tahmin edilebilir olsun. Aynı şekilde akıl da böyle, dışarıdan gelen ve dışarıya gidenler ile sürekli test edilip güncellenmesi gerekiyor, yoksa yanlış bilgiler sanki doğruymuş gibi gelmeye başlayabilir, çünkü eğer bu beyin zeki bir beyin ise, zekasına güvenip yanlış bilgileri doğruymuş gibi kabul ederek kendi kendini körleştirip bunun farkına bile varmayabilir. Tek başına akıl yürütme, eğer dışarısı ile ( doğa - ya da her şey? hayat? )  hiçbir iletişimi yoksa, zeka ne kadar keskin olursa olsun, çok yanlış sonuçlar çıkarabilir ve bunlar doğruymuş gibi kabul edebilir ve bu kabulü yaptığını bile anlamayabilir.  

 -2-

İşyerinde ve evde insanlar tamamen farklı rollere bürünüyorlar. Doğal olarak böyle oluyor çünkü işyerindeki ve evdeki ortam birbirinden tamamen farklı yerler. Takım elbiseli ders anlatan koskoca profesörü evde pijamayla hayal edince çok garip oluyor değil mi? İkisi de aynı insan fakat farklı ortamlarda farklı rollere bürünüyorlar. Tabi bu durumda eve iş getirmeyip evin huzurunu bozmamak da önemli çünkü işyerindeki insanların amacı, davranışları, hareketleri ve rolleri evdekilerden çok farklı. Mesela işyerinde adam dandik bir markanın ürününün en kalitelisi olduğuna inanmış ( nasıl manipüle edildiği tipinden ve hareketlerinden bile belli olur bazen ) bir şekilde karşına gelebilir. Bu durumda ne yapacaksın? Adama mantıklı açıklama yapsan bile inanmaz, çünkü muhtemelen dandik marka, mantıklı açıklama yapılarak kaliteli olduğu anlatılmamış, bir şekilde inandırılmış. İstediğin kadar mantıklı açıklama yap, fark etmez, saçını başını yolarsın. ( Beklemek de bir çözüm, çünkü dandik ürün uzun yıllar çalışamayacak ve patlayacak. Tabi başka seçenekler de var. Çünkü beklemek her zaman optimum çözüm olmayabiliyor. ) Ne yapacaksın? Önce adamı gözlemleyeceksin, Adamın tipi nasıl? Vücut dili nasıl? Hareketleri nasıl? Yüz ifadesi nasıl? Ses tonu nasıl? Bakışları nasıl? Senin dediğin hangi sözden hangi şekilde etkileniyor? Toplayabildiğin kadar veri toplayacaksın, ya hızlıca onun düşünmesine bile fırsat vermeden bir açığından girip yerleştirmek istediğin düşünceyi yerleştireceksin ya da gözlemlere devam edeceksin, zıt düşüncelerinden, kötü veya duygusal olarak kötü hissettirecek sözlerinden mi duygusal olarak daha çok etkileniyor yoksa övgülerinden, iyi ve güzel sözlerinden mi? ( Bu durumdan duruma, sözden söze göre de değişebilir. ) Çünkü insan kendini bir duyguya kaptırdığı zaman düşünmeden karar verebiliyor. Karakteri nasıl? Acaba suyuna mı gitmeliyim yoksa tartışmaktan mı hoşlanır? Herhangi bir temel ihtiyacı eksik mi ( uykusuz, aç, susuz? veya mutsuz? ) buraya neden gelmiş olabilir? Tabi her bir aşamada çok iyi dinlemek gerekiyor, sadece sözlerini değil de o sözleri söyleyen beynin içindeymiş gibi, sanki bu sözleri söylerken ki duyguları yaşayan kişi senmişsin gibi ki ayna etkisi ile ona ' hmm, benim gibi birisi' düşüncesini yerleştirip daha sonra ikna edebilme şansını arttırabil. Bunlardan hiçbiri işe yaramayabilir de, anlatmakla olmaz, sürekli deneyerek yıllarca tecrübe kazanmak gerekli. Bu konuda en tecrübeli olan mesleklerden bir tanesini ( interrogator ) icra eden adamın da kitabında detaylıca anlattığı gibi (1), pratik yapmadan bu beceri asla kazanılamaz, tabi hiçbir beceri pratiksiz kazanılamaz ( akıl yürütme ile yürüye yürüye nereye gideceğin belli olmaz ). Aynı zamanda, bu kadar bilgi ve pratikten sonra, kitabı yazan kişinin de dediği gibi, İş'te edinilen manipülasyon teknikleri asla Ev'de kullanılmamalı, çünkü bu konuda sana yetişememiş olmaları gayet normal olan eş ve çocuklarının hayatlarında derin yaralar açabilirsin, akıl hastalıklarına yakalanma ihtimallerini oldukça yükseltebilir ve bir birey'e yapılabilecek en büyük kötülüklerden birisini; Hayata, İnsanlığa karşı umutlarını ve inançlarını yok etmiş olabilirsin. Hedefsiz ve anlamsız bırakabilir, sadece şikayet eden, yüceltecek veya kendini geliştirecek, hayata atılmasını sağlayacak hiçbir şey yapmayan, zeki de olsa akıl yürüte yürüte suçu hep bir şeylere atıp kendi üzerine asla hiçbir sorumluluk almayan, kendinden gelişmiş birisini görünce hakaret üstüne hakaret kusan bireylere dönüştürebilirsin. Bir insana yapılacak en büyük kötülüklerden birisi de budur. Ev'e asla İş getirmemek gerekir. 

 -3-

 increscunt animi virescit volnere virtus

Nietzche'nin kitaplarından birinde (2) geçiyordu bu cümle, benim hayat mottom diyordu. Okuduğum ingilizce tercümesini yapan kişi, yazar Latince'den  direkt alıntı yaptığı için olduğu gibi bırakmış anlam derinliği gitmesin diye, belki de okuyucunun araştırmasını, düşünmesini istemiştir Nietzsche'nin de yaptığı gibi. Kardeşim Nisa'ya sordum hemen, düşüncelerini paylaşa paylaşa çevirdi, Türkçe çevirisi İngilizce çevirisinden daha iyi oldu, ki Nietzche'nin hiçbir Türkçe çevirisini de beğenmememe rağmen bizimki bence hepsinden de iyi oldu. Dedi ki ' Ruh da diyor, Güç de diyor, yara aldıkça gelişir diyor' Türkçe mis! yorumunu da yapmıştı, bağlaçsız yazabiliyoruz direkt diye. Ekledi sonra, 'Ruh dediği mesela aynı zamanda mantık da demek', 'O güç dediği de aynı zamanda cesaret, adamlık, sağlamlık gibi bir şey'. Şimdi oldu. Hayatın her alanında geçerli olan bir motto değil mi ama? Tüyler ürpertici! Yarı Türk yarı Amerikalı İngilizce hocam söylemişti, kolay yol falan diye beklemeyin hiçbir şey öğrenemezsiniz, kendinizi zorlamanız gerekiyor. Nasıl spor yaparken eğer hafif ağırlıklarla hiç kaslarını ağrıtmadan, kolay kolay çalışınca kasların hiçbir şekilde gelişmiyor, kendini zorlayınca, kaslarını ağrıtınca gelişme gösterebiliyorsan ( kas liflerinin yara alması gerekiyor ki dinlenme sürecinde kendini yenileyip daha güçlü olabilsin, bir dahaki sefere hazırlıklı olabilmek için ) , aynı İngilizce öğrenmek de böyle, oturup çalışacaksın, hata yapacaksın, kendini zorlayacaksın, beynini kullanıp zorlayacaksın, hata yapıp utanacaksın, kötü hissedeceksin, rahatsız olacaksın, benliğin yaralanacak belki, ama hata yaptıkça aklında daha çok kalacak. Kendimi nasıl ifade edebilirim diye düşüneceksin, dinlerken veya okurken bir sürü bilmediğin kelime karşına çıkacak, bunların anlamı ne olabilir acaba diye beynini zorlayacaksın, öğrenirken çıkarım yaparken beynin zorlanacak, başın ağrıyacak, hah işte eğer bunlar oluyorsa öğreniyorsun demek. Yoksa öyle tembel tembel yatarak bir şey öğrenemezsiniz demişti. Mantık? Aynı şekilde, kendi teorilerini ilk paragrafta anlattığım gibi en saldırgan eleştirmenden daha saldırgan bir şekilde eleştirmen ve doğa ile her aşamasında test etmen gerekiyor ki gelişebilsin ( algoritmada giriş ve çıkış verileri dinamik olarak ne kadar kullanılırsa, o algoritma o kadar iyi çalışır. Sürekli ince eleyip sık dokuyarak da algoritmanın sınırlarını, nerelerde çalışamayacağını da test etmek gerekir, her aşamasında doğa ile bilgi alışverişi içinde olması gerekir ), yanlış kısımları budanıp daha iyileri gelişsin, belki yeni gelişen bilgilerinin de yanlış kısımları olabilir, sürekli doğa ile test ederek ( ikinci paragrafta pratik dediğim de buydu ) budaya budaya daha yukarılara ulaşabilsin, köklerin daha derinlere, dalların daha yükseğe çıkabilsin. Kökler ilerlerken karşısına taş çıkabilir, ne yapacaksın? Taşın etrafından dolanabilirsin, taşı delip geçmeye çalışabilirsin, ya da önüme taş çıktı o yüzden yapamadım, diğerleri benden şanslı diye olduğun yerde durup şikayet ederek de hayatını geçirebilirsin, bunların hepsi birer seçenek, tercih senin. Yabancı bir ülkeye iş toplantısı için gittiğinde pasaport kontrolünden geçerken biletini sorar yabancı polis, gösterirsin ' e bunda dönüş tarihi yazmıyor' der ve geçemezsin, ne yapacaksın bu durumda oturup söylenip duracak mısın? Yoksa savaşmaya devam mı edeceksin? Eline baktın ne var? Laptop çantan. Laptopunu açtın, açılmıyor ney? Şarjı yok! Çıkardın adaptörünü bir tane priz buldun taktın açtın maillerini biletini buldun baktın tarih yazıyor mu? Yazıyor, ama Türkçe bu, ya polis kabul etmezse? Fark etmez belki eder, aldın kucağına laptopu çevirdin gösterdin camın arkasındaki polise, bak dedin dönüş tarihi yazıyor burada, güldü polis ve geç dedi. Toplantıya gidebilirsin! Oley! Sonsuza kadar mutlu musun şimdi? Hayır asla bitmez, hayat cihat. Mücadele sürekli devam ediyor. İş toplantısına gideceksin, orada kibar bir şekilde alttan alta tehdit edecekler belki seni işinle ilgili, ne yapacaksın? Ülkemin ekonomisi çok kötü o yüzden iş yapamıyoruz mu diyeceksin? E adam diğer rakiplerin de aynı kötü ekonomi şartlarında çalışıyor ve senden daha başarılılar derse ne diyeceksin? Onlar şöyle kötü ben şöyle mağdurum böyle mükemmelim de aslında işte hep önüme engel çıktı mı diyeceksin? Deme! Seni alçaltır. Onun yerine adamı gözlemlemek daha iyi bir seçenek, bu adamın amacı ney? Daha başarılı olmak, bunun için ne teklif edebilirim? Hangi spesifik problemi tarif edeyim ki onun hem bana çözüm önerisi veya bilmediğim farklı bir fikir verebileceği ve benim de başarımı arttırabilecek ve uygulanabilir bir çözüm- yeni problem- çözüm - yeni problem... zinciri olsun? Sürekli ihanet üstüne ihanet, yalan üstüne yalan, kötü hisler üstüne daha kötü hisler, stres üstüne stres, evde oturup bağımlılıklara bağlanıp yıkık gibi bütün sorunları hayatın bir parçası olan engellere ve zorluklara atmak mı yüceltir, yoksa bu zorluklarla savaşıp savaşıp daha fazla bilgi edinip onları da güncelleye güncelleye devam etmek mi? Yaşamak bu değil mi? Hayat bu değil mi? Kendini fanus içine hapsedersen, Ruh'un da, Cesaretin de, Gücün de yara almazsa, zorlanmazsa, gelişemez ki! Bu durumda Kabil'in yaptığı gibi suçu Allah'ın Habil'e torpil geçmesine atıp ondan nefret etmeye başlayıp hakaret mi kusacaksın senden daha başarılı olanlara? Yoksa senden daha başarılı olsun veya olmasın, senden daha yükseğe ulaşmamış olsa bile belki gövdesi daha kalındır? Belki odunu daha serttir? Belki de dallarının dizilişinde vardır bir hikmet. Ya da meyvesi çok değişiktir, kim bilir, her insandan öğrenebileceğin bir sürü şey yok mudur? Hakaret kusarak iletişim kurmayı engellememen gerekir. Çünkü belki Ego'nun yara almasından korkuyorsun, korkma! Yara aldıkça gelişecek aslında. En iyi sebze ve meyvelerini seçip kurban etmen gerekiyor ki gelecek, doğa, bütün insanlar, evren? Her şey! senden yana olsun. Sadece şimdiyi düşünüp en iyi ürünlerini Her Şey için kurban etmezsen ileride başın belaya girebilir, şimdi hissettiğinden daha kötü hissedebilir, şimdi olduğundan daha başarısız olabilirsin. Bu durumda başarılı olana hakaret kussan da, öldürsen de daha iyi hissetmeyeceksin, tam tersine yaptıklarından pişman olacaksın. Başarı daha fazla başarıyı, başarısızlık da daha fazla başarısızlığı tetikliyor, zinciri bir yerde kırmak gerekli, yara almaya bir yerden başlamak lazım. Yoksa nereye kadar? Anlık zevkler mi sadece hayatın anlamı? Bir dal yaktın biter bitmez canın yenisini isteyecek, sonra bir tane daha ve bir tane daha, sonsuza kadar... Yenisini yakmadan asla stresin azalmayacak, bu durumda dal sana zevk mi veriyor yoksa kendine bağlayıp yeni bir dal yakmaya mı mahkum ediyor? Anlık zevklerle nereye kadar gidecek? Sadece beyninin içine hapsedersen kendini, dışarıyla hiçbir bağlantısı olmazsa, ya başka beyinlerle ya da doğa ile ya da bir kitap? yazı? herhangi bir şey! Beynin tek istediği ne olur? Zevk! Al uyuşturucuyu yak bir dal ya da iç oh mis! E nereye kadar? E tabi bu da bir seçenek, isteyen istediğini seçer, herkesin kendi hayat mottosunu seçmeye hakkı var tabii. Tıpkı zinciri bir yerden kırıp yara almaya başlama seçeneği de olduğu gibi. 


(1) Hartley, Gregory; Karinch, Maryann - How to Spot A Liar Why People Don't Tell the Truth... How Can You Catch Them
(2) Nietzsche, Friedrich - Twilight of Idols, or, How to Philosophize with Hammer 

10 Mart 2022 Perşembe

Tatlı ve Acı

 Elektronik ve genetik arasındaki benzerlikler beni hep hayret ettirmiştir. Kaskat kuvvetlendirici devresinde, dirençlerin değerleri ile kazanç değeri arasında lineer olmayan, hiçbir denklem ile tam olarak ifade edilemeyecek bir bağlantı oluyor; her bir direnç değerini tek tek değiştirince ya kazanç artıyor, ya azalıyor ya da bir yerden sonra azalıyor, sonra tekrar artıyor, bazen değişmiyor. Yani her bir direnç birbirini lineer olmayan ve her zaman kestirilemeyecek bir şekilde etkiliyor, elektronik anabilim dalında yüksek lisansı yapan arkadaşıma sorduğumda, hocaların deneme algoritmaları dışında bir yöntem olmadığını söyledikleri cevabını verdi. İlginç bir şekilde genlerimiz de birbirlerini karmaşık bir şekilde etkiliyorlar, bir genin baskınlığını arttırdığımızda veya azalttığımızda, diğer genleri veya genlerin sebep olduğu kimyasal reaksiyonları arttırabiliyor, azaltabiliyor veya etkisi olmayabiliyor, hatta genler diğer genleri de, bazen hiç beklenmedik şekillerde etkileyebiliyor. Yani sistem dışarıdan müdahaleye tamamen kapalı gibi duruyor. Beklenmedik etkilerin çıkması çok olası. Bir hastalığın genetik yatkınlığını araştırmak epey zor oluyor bu durumda, hastalar arasında ortak baskın genler tespit edilse de, bunların hastalığın sebebi mi olduğu(ney? sonucu mu yoksa?), yoksa yatkınlığı mı arttırdığı ya da aralarında bir bağlantı olup olmadığı kanıtlanamıyor. Çevrenin de etkisi yok sayılamaz, hatta hastalıkların, bozuklukların, dışarıdan veya içeriden gelen etkiler tamamen yok sayılarak sadece genler yüzünden olduğunu düşünmek, bana bir nevi körlük gibi geliyor. İstatistik yanıltıcı olabilir, aynı zamanda art arda gerçekleşen olaylardan ilk olayın ikincisinin sebebi olduğu olay sürekli gerçekleşiyor olsa bile kanıtlanamaz. Genlerin dinamik olduğu da düşünüldüğünde, "hmm, genetiktir o genetik" ifadesi daha da çürütülmüş oluyor. 

 12 yaşımda secdeye giderken babam sırtımdaki kavisin fazla olduğunu fark etti, neden doğru eğilmiyorsun? sorusu ilk kez soruldu bana, daha sonra "bilgisayar oynarken neden dik durmuyorsun?", "dik dursana oğlum!" ifadelerini hatırlıyorum. Önce Cerrahpaşa hastanesine gittik, MR ve filmler çekildi, ameliyat gerektirecek seviyede 'kifoz' olduğumu öğrendik fakat devlet hastanesinde omurilik korumasında kullanılan ameliyat için gerekli cihaz olmadığı için, yüksek felç riskinden dolayı yapamayacağını söyledi cerrahpaşanın en iyi ortopedi profesörlerinden bir doktor. Daha sonra kifoz ve kardeş hastalığı olan skolyoz ameliyatı üzerine uzmanlaşmış bir doktoru ziyaret ettik, kifoz derecemi ölçtü, 86 derece olduğunu fakat boyumun uzamasını daha az etkilemesi için bir sene sonra daha uygun olacağını söyledi. Hastalığın sebebinin bilinmediğini fakat nadir de olsa ergenlik döneminde, özellikle boy uzama çağında ortaya çıkan omurga bozukluklarının bazı çocuklarda farklı derecelerde görüldüğünü söyledi doktor. Azmi Hamzaoğlu adında, bu konuda dünyaca uzman hatta Türkiye'de vergi rekortmenleri arasına girmiş bir doktor ile ameliyat için hazırlıklara başlamıştık, öncesinde nasıl yapılacağını asistanları anlattı bize, onlar da aynı şekilde sebebinin bilinmediğini söylediler. Fakat fiziksel etkilerden ( kambur durma vs.) kaynaklanmadığını, eğer açısı fazla ise kaçınılmaz olduğunu da söylediler. Ameliyat öncesinde beton bir kütlenin üzerine kambur olan yerim gelecek şekilde yatırarak da film çektiler, görüldüğü üzere fiziksel zorlanma bile yetmiyordu sırtımın düzelmesine, bu durumda omurga kemiklerim arkadan tıraşlanacak, sırtım düzeltilecek ,daha sonra boş kalan yerler kemik tozu ile doldurulacaktı; ya da benim aklımda bu kadarı kaldı, ki başka kimsenin de aklında pek bir şey kalmamış, ki zaten geçmişi de birebir hatırlamak mümkün değil.

Zorlu bir ameliyattı, sonrasında ve öncesinde yüzmeye ve vücut geliştirmeye gittim, yeni yeni fark ediyorum ki fiziksel olarak esnekliğimi azaltmış, bel fıtığı riskimi arttırmış, fakat sırtım düzeldi. Askerlikten de kurtardı beni. İnsanların 'çürük raporu' dediği, üzerinde 'savaşta ve barışta askere elverişli değildir' yazan raporu verdiler. Askerliğimi soranlara anlattığımda çok şanslı olduğumu düşünüyorlar, şanslı mıyım? bazı konularda tabii ki, bazı konularda hiç değil, herkes gibi. 

Sütçümüze sormuştum ilk kez, 'askerlik yapmadım, evlenirken sorarlar mı' diye ( ki evleneceğimi de düşünmüyordum hiç, şakasına sordum ), güldü adam, artık ona bakmıyorlar Ömercim imkanlarına bakıyorlar, köylerde bile umursamıyorlar artık dedi. Beklemediğim bir şekilde ben de evlilik yoluna girdim, giriş o giriş, hiç tahmin etmediğim problemler çıktı karşıma. Mantık? Hiçbir noktasında olmadı, iyi niyet? emin olamıyorum, olabilir de olmayabilir de. Mesele geldi askerliğe, oğlumuzun raporu var denildi, e dolayısıyla hastalık, hastalığın keşfi, en iyi doktorun bulunması ve zorlu ameliyat süreci anlatıldı. Sebebi soruldu, bilinmiyor denildi. 'genetiktir' cevabı geldi, ama bizim ailede baba tarafından da anne tarafından da bilinen geçmişte kimsede yok denildi, 'genetik hastalıklar uzun süre gizli gizli aktarılıyor' denildi ( bir bakışta nasıl anlaşıldı, bilmiyorum ) bizim ailemizin genetik haritası çıkarıldı  mı? Hayır. Benim diğer kifoz olan insanlar ile karşılaştırmalı gen analizim yapıldı mı? Hayır. Her hastalığın Tek ( büyük T ile ) sebebi genetik midir? Hayır. Mantık? Ben göremiyorum, gören olabilir bilemiyorum. İyi niyet? emin değilim. Oturup yıkık bir insan gibi hayatımdaki bütün sorunları bunun üzerine yıkmak yerine araştırdım. Hastalığın medikal makalelerdeki ismi 'Scheurmann's disease' veya  'Juvenile Kyphosis' olarak geçiyor. Çoğu makalede düzeltme ameliyatlarının nasıl yapıldığı anlatılmış, etiyolojisi ile ilgili çalışmalar sınırlı; genetik kökenleri ile ilgili çalışmalarda ortak bir gen bulunamamış, daha çok kemik gelişimi ve omurga veya hormonal sistemde bozukluğa sebep olabilecek genler taranmış fakat kesin kanıt bulunamamış, ki zaten genetik köken çalışmalarının sayısı da, çalışmalarda kullanılan birey sayısı da yetersiz. Dışarıdan bakılarak (yani fenotipik analiz ile ) yapılan çalışmalarda ise, çoğunluğun erkek ( erkekliğe sebep olan gen yüzünden mi o zaman? ), boyunun bir miktar uzun ( uzun boy'a sebep olan gen yüzünden mi yoksa? ) kollarının ve bacaklarının da görece ince ( kemik inceliğine sebep olan gen mi yaptı yoksa? ) olduğu, ama bütün bu genlere sahip olup hastalığa sahip olmayan da yığınla insan olduğuna göre, genetik kökenleri hala kanıtlanmış değil. Genetik yatkınlık olabilir tabi, e boy kısa ise zaten boy uzama döneminde eğrilecek kadar omurga büyüyememiş olabilir, diskler arası uzaklığın kısa olması da olabilir ama Tek ve kesin sebebidir denilebilir mi? Henüz cevap bulunamamış.

Genetik dışında hangi faktörler etkilemiş olabilir? Küçüklüğümü düşünürsem 5 yaşıma kadar zıplayamadığım söyleniyordu, ilkokulda da en güçsüzler arasında olurdum hep, zamanla özellikle ameliyat öncesi ve sonrası yaptığım sporlardan sonra yaşıtlarımı anca yakalayabildim fiziksel güç olarak. Bebekken zatürre başlangıcı ( ki bunun karşılığını bulamadım, zatürre olarak geçiyor fakat başlangıcı diye bir terim kullanılmamış, belki yeni başladığını belirtmek için veya hastalar korkmasın diye doktorlar tarafından kullanılıyor olabilir ) olmuşum. Doktor hastaneye yatırmaktan korkmuş, her sene tekrar ettiği de oluyormuş, annem komşumuz doktor demiş doktor da kortizonlu iğne vermiş. Doktor olan komşuya gittiklerinde ise adam şok olmuş, bu iğne çok ağır hastanenin dışına verilmesi yasak, o doktorun ismini verin bana demiş (müfettiş doktormuş kendisi), bana iğneyi yaparken bu çocuğa çok acıyorum, bu iğnenin yan etkileri çok fazla, o yüzden bak hep dibinde biraz bırakıyorum diye de anneme göstermiş. Zatürreden kurtulmuşum, doktor da evet geçti demiş göndermiş. Erken doğurma ihtimali olan kadınlara da akciğer gelişimini hızlandırması için de verilebiliyor bana bebekken verilen 'Corticosteroid' veya diğer adıyla 'Cortizone Injection' isimli ilaç ( ya da steroid? aynı şey dimi? ) ( https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK279568/ )  

Çok güzel, akciğer kapasitesini geliştiriyor fakat en yıkıcı yan etkisi kemik erimesine sebep olabiliyor, kalsiyum emilimini azaltarak kemik kırıklarını arttırabiliyor. Hatta büyüme çağındaki hastalara verilmesi tavsiye edilmiyor, son çare olarak kullanılması ve tedavi boyunca kemik gelişimi incelenmeli, kalsiyum takviyesi verilmeli deniyor. Bunların hiçbiri tabii ki yapılmadı, ne tek hayat amacı kanun olan komşu müfettiş doktorumuz tarafından, ne de hastanedeki iğneyi veren doktor tarafından test yapmayı bırak, dikkat edilmesi bile söylenmemiş. İnsan bari bir uyarır, hiç mi haberleri yoktu iğnenin yan etkilerinden? Çok ciddi yan etkileri var diyorsun da söylesene ona göre uzun vadeli önlem alalım doktorcuğum. Hayat işte, olur böyle şeyler. 

( kaynak : https://www.cedars-sinai.org/health-library/diseases-and-conditions/c/corticosteroid-induced-osteoporosis.html )

Scheuermann kifozu doğuştan olan omurga bozukluğundan kaynaklı kamburluklardan farklı olarak, 11-17 yaşlar arasında büyüme çağında iken başlayan bir hastalık, Scheuermann tarafından 1921 yılında ilk kez tespit edilmiş. Son yıllarda özellikle ABD'de sayısı %10'lara kadar artmış fakat her derece için ameliyat gerekmiyor, derecesi düşük olduğunda korse veya spor-egzersiz ile düzelebiliyor. Etiyolojisi;


( kaynak : https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK499966/ )

Evrensel kabul olarak hastalığın sebebi belirlenememiş, genetik bazı yatkınlıkların olabileceğini fakat geçişin hala belirsiz olduğunu ifade etmiş fakat bütün hastalarda (%90 - yüksek derece olanlarda %99) ortak görülen 'vertebral body osteoporosis' yani omur gövdesinde kemik erimesi, kemik yapısında mineral eksikliği; bir alman doktor da omurları besleyen damarların ince olduğunu saptamış. Aynı zamanda büyüme hormonunda fazlalık, kemik gelişiminde eksiklik gözlenmiş. Yani basitçe tanımı şu: kemik gelişimi büyüme hormonunun gerisinde kaldığından dolayı omurlar büyüyor fakat dayanıklı olamadıklarından öne doğru ( kifoz ) ya da yana doğru ( skolyoz ) eğiliyor. Benim durumumda kortizonlu iğnenin etkilemiş olma ihtimali oldukça yüksek, kesin diyemem fakat gelişme çağındaki hastalara bile tavsiye edilmeyen bir iğnenin bebekliğimdeki beni hiç etkilememiş olma ihtimali de oldukça düşük. Yan etkileri arasında kemik erimesi, kalsiyum emiliminde yavaşlık, kemik gelişimini yavaşlatma ilk sıralarda. Buna karşılık akciğerlerim kurtulmuş, belki kapasitesi de artmış olabilir çünkü uyuduğum odadaki havayı öyle bir soluyorum ki oda havasız kalıyor, uyurken çok derin nefes alıp veriyorum. Hava kirliliği ve grip tarzı hastalıkların yaygın olduğu dönemde sağlam bir akciğer önemli tabi, ama bir açıdan da omurgamın esnekliğini kaybetmiş olmasına ve bel fıtığı riskine de katlanmak gerekiyor. Akciğerimde bir hasar bırakmamış, tekrarlayan zatürreye de yakalanmamışım, belki akciğer gelişimim üzerinde olumlu etkiye neden olmuş bile olabilir. Karşılığında çocukluk travmaları, ağır bir ameliyat ve sonrasında iyileşme süreci ve üstünde gene 'ne gerek vardı' diyen kalın kafalı dünyadaki tek sporu futbol zanneden beden hocalarına ve 'senin yüzünden maç yapamıyoruz' laflarına katlanmak da var, e hayat böyle, ne yapmak lazım, bütün sorunlarımı bunun üstüne atıp bütün gün yatarak 'eh benden büyük adam olurdu da işte şöyle travma yaşadım böyle kötü olaylar geldi başıma' diye ağlayarak mı geçirelim hayatımızı? Acı da var tatlı da var hayatta, ya da bir bağımlılığa bağlanıp benliği uyuşturup ne acıyı ne de tatlıyı hissetmemek de var, bilemiyorum belki atom çekirdeği ile elektron bulutu arasındaki boşlukta hiçlikten oluşup tekrar yok olan madde ve anti-maddeler gibi acı olmadan da tatlı olmuyordur, hiçbir Hastalık olmasa belki Sağlık diye bir şey de olmazdı, Kötü hiçbir şey olmasaydı İyi'nin kıymeti olmazdı bile değil, İyi olmazdı belki de.


Kaynaklar:
https://www.cedars-sinai.org/health-library/diseases-and-conditions/c/corticosteroid-induced-osteoporosis.html

https://www.medscape.com/answers/311959-180842/what-is-scheuermann-disease-juvenile-kyphosis

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK499966/

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3786538/

https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/24102061/

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK279568/

https://en.wikipedia.org/wiki/PAX1

https://en.wikipedia.org/wiki/Indian_hedgehog_(protein)

https://en.wikipedia.org/wiki/SOX9