10 Mart 2022 Perşembe

Tatlı ve Acı

 Elektronik ve genetik arasındaki benzerlikler beni hep hayret ettirmiştir. Kaskat kuvvetlendirici devresinde, dirençlerin değerleri ile kazanç değeri arasında lineer olmayan, hiçbir denklem ile tam olarak ifade edilemeyecek bir bağlantı oluyor; her bir direnç değerini tek tek değiştirince ya kazanç artıyor, ya azalıyor ya da bir yerden sonra azalıyor, sonra tekrar artıyor, bazen değişmiyor. Yani her bir direnç birbirini lineer olmayan ve her zaman kestirilemeyecek bir şekilde etkiliyor, elektronik anabilim dalında yüksek lisansı yapan arkadaşıma sorduğumda, hocaların deneme algoritmaları dışında bir yöntem olmadığını söyledikleri cevabını verdi. İlginç bir şekilde genlerimiz de birbirlerini karmaşık bir şekilde etkiliyorlar, bir genin baskınlığını arttırdığımızda veya azalttığımızda, diğer genleri veya genlerin sebep olduğu kimyasal reaksiyonları arttırabiliyor, azaltabiliyor veya etkisi olmayabiliyor, hatta genler diğer genleri de, bazen hiç beklenmedik şekillerde etkileyebiliyor. Yani sistem dışarıdan müdahaleye tamamen kapalı gibi duruyor. Beklenmedik etkilerin çıkması çok olası. Bir hastalığın genetik yatkınlığını araştırmak epey zor oluyor bu durumda, hastalar arasında ortak baskın genler tespit edilse de, bunların hastalığın sebebi mi olduğu(ney? sonucu mu yoksa?), yoksa yatkınlığı mı arttırdığı ya da aralarında bir bağlantı olup olmadığı kanıtlanamıyor. Çevrenin de etkisi yok sayılamaz, hatta hastalıkların, bozuklukların, dışarıdan veya içeriden gelen etkiler tamamen yok sayılarak sadece genler yüzünden olduğunu düşünmek, bana bir nevi körlük gibi geliyor. İstatistik yanıltıcı olabilir, aynı zamanda art arda gerçekleşen olaylardan ilk olayın ikincisinin sebebi olduğu olay sürekli gerçekleşiyor olsa bile kanıtlanamaz. Genlerin dinamik olduğu da düşünüldüğünde, "hmm, genetiktir o genetik" ifadesi daha da çürütülmüş oluyor. 

 12 yaşımda secdeye giderken babam sırtımdaki kavisin fazla olduğunu fark etti, neden doğru eğilmiyorsun? sorusu ilk kez soruldu bana, daha sonra "bilgisayar oynarken neden dik durmuyorsun?", "dik dursana oğlum!" ifadelerini hatırlıyorum. Önce Cerrahpaşa hastanesine gittik, MR ve filmler çekildi, ameliyat gerektirecek seviyede 'kifoz' olduğumu öğrendik fakat devlet hastanesinde omurilik korumasında kullanılan ameliyat için gerekli cihaz olmadığı için, yüksek felç riskinden dolayı yapamayacağını söyledi cerrahpaşanın en iyi ortopedi profesörlerinden bir doktor. Daha sonra kifoz ve kardeş hastalığı olan skolyoz ameliyatı üzerine uzmanlaşmış bir doktoru ziyaret ettik, kifoz derecemi ölçtü, 86 derece olduğunu fakat boyumun uzamasını daha az etkilemesi için bir sene sonra daha uygun olacağını söyledi. Hastalığın sebebinin bilinmediğini fakat nadir de olsa ergenlik döneminde, özellikle boy uzama çağında ortaya çıkan omurga bozukluklarının bazı çocuklarda farklı derecelerde görüldüğünü söyledi doktor. Azmi Hamzaoğlu adında, bu konuda dünyaca uzman hatta Türkiye'de vergi rekortmenleri arasına girmiş bir doktor ile ameliyat için hazırlıklara başlamıştık, öncesinde nasıl yapılacağını asistanları anlattı bize, onlar da aynı şekilde sebebinin bilinmediğini söylediler. Fakat fiziksel etkilerden ( kambur durma vs.) kaynaklanmadığını, eğer açısı fazla ise kaçınılmaz olduğunu da söylediler. Ameliyat öncesinde beton bir kütlenin üzerine kambur olan yerim gelecek şekilde yatırarak da film çektiler, görüldüğü üzere fiziksel zorlanma bile yetmiyordu sırtımın düzelmesine, bu durumda omurga kemiklerim arkadan tıraşlanacak, sırtım düzeltilecek ,daha sonra boş kalan yerler kemik tozu ile doldurulacaktı; ya da benim aklımda bu kadarı kaldı, ki başka kimsenin de aklında pek bir şey kalmamış, ki zaten geçmişi de birebir hatırlamak mümkün değil.

Zorlu bir ameliyattı, sonrasında ve öncesinde yüzmeye ve vücut geliştirmeye gittim, yeni yeni fark ediyorum ki fiziksel olarak esnekliğimi azaltmış, bel fıtığı riskimi arttırmış, fakat sırtım düzeldi. Askerlikten de kurtardı beni. İnsanların 'çürük raporu' dediği, üzerinde 'savaşta ve barışta askere elverişli değildir' yazan raporu verdiler. Askerliğimi soranlara anlattığımda çok şanslı olduğumu düşünüyorlar, şanslı mıyım? bazı konularda tabii ki, bazı konularda hiç değil, herkes gibi. 

Sütçümüze sormuştum ilk kez, 'askerlik yapmadım, evlenirken sorarlar mı' diye ( ki evleneceğimi de düşünmüyordum hiç, şakasına sordum ), güldü adam, artık ona bakmıyorlar Ömercim imkanlarına bakıyorlar, köylerde bile umursamıyorlar artık dedi. Beklemediğim bir şekilde ben de evlilik yoluna girdim, giriş o giriş, hiç tahmin etmediğim problemler çıktı karşıma. Mantık? Hiçbir noktasında olmadı, iyi niyet? emin olamıyorum, olabilir de olmayabilir de. Mesele geldi askerliğe, oğlumuzun raporu var denildi, e dolayısıyla hastalık, hastalığın keşfi, en iyi doktorun bulunması ve zorlu ameliyat süreci anlatıldı. Sebebi soruldu, bilinmiyor denildi. 'genetiktir' cevabı geldi, ama bizim ailede baba tarafından da anne tarafından da bilinen geçmişte kimsede yok denildi, 'genetik hastalıklar uzun süre gizli gizli aktarılıyor' denildi ( bir bakışta nasıl anlaşıldı, bilmiyorum ) bizim ailemizin genetik haritası çıkarıldı  mı? Hayır. Benim diğer kifoz olan insanlar ile karşılaştırmalı gen analizim yapıldı mı? Hayır. Her hastalığın Tek ( büyük T ile ) sebebi genetik midir? Hayır. Mantık? Ben göremiyorum, gören olabilir bilemiyorum. İyi niyet? emin değilim. Oturup yıkık bir insan gibi hayatımdaki bütün sorunları bunun üzerine yıkmak yerine araştırdım. Hastalığın medikal makalelerdeki ismi 'Scheurmann's disease' veya  'Juvenile Kyphosis' olarak geçiyor. Çoğu makalede düzeltme ameliyatlarının nasıl yapıldığı anlatılmış, etiyolojisi ile ilgili çalışmalar sınırlı; genetik kökenleri ile ilgili çalışmalarda ortak bir gen bulunamamış, daha çok kemik gelişimi ve omurga veya hormonal sistemde bozukluğa sebep olabilecek genler taranmış fakat kesin kanıt bulunamamış, ki zaten genetik köken çalışmalarının sayısı da, çalışmalarda kullanılan birey sayısı da yetersiz. Dışarıdan bakılarak (yani fenotipik analiz ile ) yapılan çalışmalarda ise, çoğunluğun erkek ( erkekliğe sebep olan gen yüzünden mi o zaman? ), boyunun bir miktar uzun ( uzun boy'a sebep olan gen yüzünden mi yoksa? ) kollarının ve bacaklarının da görece ince ( kemik inceliğine sebep olan gen mi yaptı yoksa? ) olduğu, ama bütün bu genlere sahip olup hastalığa sahip olmayan da yığınla insan olduğuna göre, genetik kökenleri hala kanıtlanmış değil. Genetik yatkınlık olabilir tabi, e boy kısa ise zaten boy uzama döneminde eğrilecek kadar omurga büyüyememiş olabilir, diskler arası uzaklığın kısa olması da olabilir ama Tek ve kesin sebebidir denilebilir mi? Henüz cevap bulunamamış.

Genetik dışında hangi faktörler etkilemiş olabilir? Küçüklüğümü düşünürsem 5 yaşıma kadar zıplayamadığım söyleniyordu, ilkokulda da en güçsüzler arasında olurdum hep, zamanla özellikle ameliyat öncesi ve sonrası yaptığım sporlardan sonra yaşıtlarımı anca yakalayabildim fiziksel güç olarak. Bebekken zatürre başlangıcı ( ki bunun karşılığını bulamadım, zatürre olarak geçiyor fakat başlangıcı diye bir terim kullanılmamış, belki yeni başladığını belirtmek için veya hastalar korkmasın diye doktorlar tarafından kullanılıyor olabilir ) olmuşum. Doktor hastaneye yatırmaktan korkmuş, her sene tekrar ettiği de oluyormuş, annem komşumuz doktor demiş doktor da kortizonlu iğne vermiş. Doktor olan komşuya gittiklerinde ise adam şok olmuş, bu iğne çok ağır hastanenin dışına verilmesi yasak, o doktorun ismini verin bana demiş (müfettiş doktormuş kendisi), bana iğneyi yaparken bu çocuğa çok acıyorum, bu iğnenin yan etkileri çok fazla, o yüzden bak hep dibinde biraz bırakıyorum diye de anneme göstermiş. Zatürreden kurtulmuşum, doktor da evet geçti demiş göndermiş. Erken doğurma ihtimali olan kadınlara da akciğer gelişimini hızlandırması için de verilebiliyor bana bebekken verilen 'Corticosteroid' veya diğer adıyla 'Cortizone Injection' isimli ilaç ( ya da steroid? aynı şey dimi? ) ( https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK279568/ )  

Çok güzel, akciğer kapasitesini geliştiriyor fakat en yıkıcı yan etkisi kemik erimesine sebep olabiliyor, kalsiyum emilimini azaltarak kemik kırıklarını arttırabiliyor. Hatta büyüme çağındaki hastalara verilmesi tavsiye edilmiyor, son çare olarak kullanılması ve tedavi boyunca kemik gelişimi incelenmeli, kalsiyum takviyesi verilmeli deniyor. Bunların hiçbiri tabii ki yapılmadı, ne tek hayat amacı kanun olan komşu müfettiş doktorumuz tarafından, ne de hastanedeki iğneyi veren doktor tarafından test yapmayı bırak, dikkat edilmesi bile söylenmemiş. İnsan bari bir uyarır, hiç mi haberleri yoktu iğnenin yan etkilerinden? Çok ciddi yan etkileri var diyorsun da söylesene ona göre uzun vadeli önlem alalım doktorcuğum. Hayat işte, olur böyle şeyler. 

( kaynak : https://www.cedars-sinai.org/health-library/diseases-and-conditions/c/corticosteroid-induced-osteoporosis.html )

Scheuermann kifozu doğuştan olan omurga bozukluğundan kaynaklı kamburluklardan farklı olarak, 11-17 yaşlar arasında büyüme çağında iken başlayan bir hastalık, Scheuermann tarafından 1921 yılında ilk kez tespit edilmiş. Son yıllarda özellikle ABD'de sayısı %10'lara kadar artmış fakat her derece için ameliyat gerekmiyor, derecesi düşük olduğunda korse veya spor-egzersiz ile düzelebiliyor. Etiyolojisi;


( kaynak : https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK499966/ )

Evrensel kabul olarak hastalığın sebebi belirlenememiş, genetik bazı yatkınlıkların olabileceğini fakat geçişin hala belirsiz olduğunu ifade etmiş fakat bütün hastalarda (%90 - yüksek derece olanlarda %99) ortak görülen 'vertebral body osteoporosis' yani omur gövdesinde kemik erimesi, kemik yapısında mineral eksikliği; bir alman doktor da omurları besleyen damarların ince olduğunu saptamış. Aynı zamanda büyüme hormonunda fazlalık, kemik gelişiminde eksiklik gözlenmiş. Yani basitçe tanımı şu: kemik gelişimi büyüme hormonunun gerisinde kaldığından dolayı omurlar büyüyor fakat dayanıklı olamadıklarından öne doğru ( kifoz ) ya da yana doğru ( skolyoz ) eğiliyor. Benim durumumda kortizonlu iğnenin etkilemiş olma ihtimali oldukça yüksek, kesin diyemem fakat gelişme çağındaki hastalara bile tavsiye edilmeyen bir iğnenin bebekliğimdeki beni hiç etkilememiş olma ihtimali de oldukça düşük. Yan etkileri arasında kemik erimesi, kalsiyum emiliminde yavaşlık, kemik gelişimini yavaşlatma ilk sıralarda. Buna karşılık akciğerlerim kurtulmuş, belki kapasitesi de artmış olabilir çünkü uyuduğum odadaki havayı öyle bir soluyorum ki oda havasız kalıyor, uyurken çok derin nefes alıp veriyorum. Hava kirliliği ve grip tarzı hastalıkların yaygın olduğu dönemde sağlam bir akciğer önemli tabi, ama bir açıdan da omurgamın esnekliğini kaybetmiş olmasına ve bel fıtığı riskine de katlanmak gerekiyor. Akciğerimde bir hasar bırakmamış, tekrarlayan zatürreye de yakalanmamışım, belki akciğer gelişimim üzerinde olumlu etkiye neden olmuş bile olabilir. Karşılığında çocukluk travmaları, ağır bir ameliyat ve sonrasında iyileşme süreci ve üstünde gene 'ne gerek vardı' diyen kalın kafalı dünyadaki tek sporu futbol zanneden beden hocalarına ve 'senin yüzünden maç yapamıyoruz' laflarına katlanmak da var, e hayat böyle, ne yapmak lazım, bütün sorunlarımı bunun üstüne atıp bütün gün yatarak 'eh benden büyük adam olurdu da işte şöyle travma yaşadım böyle kötü olaylar geldi başıma' diye ağlayarak mı geçirelim hayatımızı? Acı da var tatlı da var hayatta, ya da bir bağımlılığa bağlanıp benliği uyuşturup ne acıyı ne de tatlıyı hissetmemek de var, bilemiyorum belki atom çekirdeği ile elektron bulutu arasındaki boşlukta hiçlikten oluşup tekrar yok olan madde ve anti-maddeler gibi acı olmadan da tatlı olmuyordur, hiçbir Hastalık olmasa belki Sağlık diye bir şey de olmazdı, Kötü hiçbir şey olmasaydı İyi'nin kıymeti olmazdı bile değil, İyi olmazdı belki de.


Kaynaklar:
https://www.cedars-sinai.org/health-library/diseases-and-conditions/c/corticosteroid-induced-osteoporosis.html

https://www.medscape.com/answers/311959-180842/what-is-scheuermann-disease-juvenile-kyphosis

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK499966/

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3786538/

https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/24102061/

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK279568/

https://en.wikipedia.org/wiki/PAX1

https://en.wikipedia.org/wiki/Indian_hedgehog_(protein)

https://en.wikipedia.org/wiki/SOX9

10 Mart 2021 Çarşamba

Seçilmemiş Kişi

 

Kilo vermek neden bu kadar zor? Aslında bu birçok faktöre bağlı, temel mantık olarak aldığın kaloriden fazlasını yakarsan kilo verirsin, eğer yaktığından fazlasını yersen kilo alırsın. Kalori dediğimiz aslında enerji, suyun bir gramının sıcaklığını bir santigrat derece arttırmak için gereken enerji. Eğer fazlası varsa vücut israf etmiyor üzerinde depoluyor, genetiğe ve birçok faktöre göre farklı yerlerde depolayabiliyor. Erkeklerde genelde bel çevresinde, kadınlarda önce bacaklarda, kollarda öncelikli olarak depoluyor, tabi aslında vücudun her yerinde depoluyor ama kişiden kişiye göre nerelrede daha çok depolayabileceği değişiyor.
Bu durumda kilo vermek veya asıl amaç olan yağ yakmak için ya gün içinde harcanan enerji miktarını arttırmak gerekiyor ya da alınan enerji miktarını azaltmak gerekiyor, en iyisi ikisini birden yapabilmek. Eğer alınan enerji çok azaltılıp yakılan enerji de çok arttırılırsa kısa sürede yağ yakımı garanti oluyor ama bu da vücuda ağır bir yük bindiriyor, kötü hissetme ve sürekli enerjisiz, uykulu olmaya sebep olabiliyor. Yapılacak en iyi şey vücuduna iyi davranmak, yavaş yavaş mümkün olduğunca normalde yediğinden Bir miktar daha az yiyerek ve mümkün olduğunca hareket edip daha fazla enerji yakmaya çalışarak yavaş yavaş yağ yakmak. Tabi bunu yapmak asla kolay olmuyor, bir kere yeme alışkanlıklarından vaz geçmek çok zor, vücut eksiklikten dolayı sıkıntı çekebiliyor. İnsanları görüntüsünden dolayı aşağılama çok fazla olduğundan da, hep hızlı kilo vermek istiyorlar. Bazen de birey en büyük haksızlığı kendisine yapabiliyor, kendini suçluyor ve aşırı baskı yapıyor, bu da istenilen sonuca ulaşmayı çok zorlaştırıyor, hayat kalitesini azaltıyor. Her insan vücudunu sevmeli. İnsan vücudu sadece instagram modellerinin göründüğü şekliyle değil her şekilde güzel, o yüzden vücudunu severek ve saygı göstererek değişimi yavaş yavaş yapmalı ki vücuduna kötü davranmamış olsun. Reklamlara, clickbate’lere asla inanmamak gerekiyor, yok 30 günde bilmem kaç kilo verdi bilmem ne kadar vücut yaptı vs.. İnsanlar bunlara bakıp sonra ben niye bu kadar kilo veremedim? ben niye bu kadar vücut yapamadım? diye düşünüp motivasyonunu ciddi bir şekilde düşürüyor. Asıl önemli olan kısa sürede hızlıca kilo vermek ya da vücut geliştirmek değil, yaşadığımız hayatı daha kaliteli hale getirmek için vücudumuza iyi davranmak. Aynı zamanda yağ yakmak veya vücudunu değiştirmek aslında -kişiden kişiye göre değişim hızı değişse bile- çok yavaş ilerleyen süreçler. Yıllarca spor salonuna gidenler gözlemlendiğinde, ilaçlı bile olsa vücut değişimleri çok yavaş ilerliyor, zaten o kadar hızlı olsa herkes bir ya da birkaç ay zorlar kendini yapardı. Kimse ince kollu ya da göbekli veya kilolu olduğu için suçlu olamaz, bu kişileri aşağılamak en büyük zulümdür fakat şu anki halinden biraz daha iyi olabilir, biraz biraz ilerledikçe yıllar sonra eski haline baktığı zaman bir miktar değişim olduğunu görüp kendisiyle gurur duyabilir ama asla ve asla kısa sürede bu hedeflere ulaşmak mümkün değil. Fitness modellerinin vücutlarını herkes hayal ediyor fakat bunlara çoğu insan ulaşamayacak, fakat düzenli ve sıkı çalışma ile ortalama insandan, hatta yıllar önceki halinden çok daha iyi bir seviyeye gelinebilir.
 Doğuştan güçlü veya doğuştan zeki olmakla övünür birçok insan, fakat bunda övünülecek ne var ki? Eğer gerçekten iddia ettiğin gibi sen seçilmiş şanslı kişi isen, piyango sana vurmuş, senin hiçbir marifetin yok, bir halt becerdiğin yok. Zehirli düşüncelerin ile insanların motivasyonunu düşürmeye hele hiç hakkın yok. Milyonlarca insanın arasından sıyrılmış kişiler hem çok çalışmanın hem de doğuştan gelen yeteneklerinin sonucu oraya ulaşabiliyorlar, tabi aynı zamanda birsürü çevresel faktörün de etkisiyle. Fakat birçok insan, hiç çalışmadan başarılı olduğunu anlatarak övünüyor, yok ben hiç çalışmazdım hep yüksek alırdım. Aslında bunda övünülecek hiçbir şey yok, tam tersine ne kadar dangalak olduğunu gösteriyor eğer kendi iddiası doğruysa, madem o kadar yetenekliydin çalışsaydın da birsürü insanın arasından seçilmiş kişi olarak çıkıp çoğu kişinin tadamadığı zevkleri tatsaydın. Belki sadece kendini avutuyorsun, egonu tatmin ediyorsun ya da karşındakinden aşağılık hissettiğin için kendini avutma yöntemi olarak kullanıyorsun, o zaman senin için üzülürüm. Ya da belki sen idealist birisisin, ne kadar çalışırsan çalış aslında bu senin için asla yeterli gelmiyordur, bu durumda gene sana acırım, çünkü gerçek dünyadan kopmuş birisin.

‘Hiç çalışmadım ama yüksek geldi üniversite giriş sınavı sonucum yüksek geldi’ nasıl oldu? çok zekisin, sorular vahiy olarak mı indi? Hiç ne demek? Hiç mi ders dinlemedin, etüte katılmadın? Belki de insanların çalışmalarını abartmasından dolayı senin çalıştığın az geldi, hafızan da seni yanıltıyor olabilir ya da sadece doğuştan seçilmiş kişi olduğunu sanarak kendi egonu tatmin ediyorsun. Hiç ne demek? Diğer öğrencilere kıyasla toplamda ne kadar çalıştığını karşılaştırmak imkansız, belki test çözmeye beynin daha yatkın, bu durumda az çalışman iyi mi kötü mü oluyor, çünkü madem öyle bir yeteneğin var, çok daha yüksek bir başarı elde ederek birçok imkana sahip olabilirdin. Tembellikten övünerek ego tatmin etmek iğrenç değil mi? Bununla övünerek kendini toksik iğrenç bir zavallı durumuna sokuyorsun, neden bir insan başkalarını dolaylı yoldan aşağılamak için seçilmiş kişi olduğunu iddia eder ki? Gururun da batsın idealistiğin de. Kendine de başkalarına da zarar veriyorsun.

25 Mart 2020 Çarşamba

Anılar

 Göz kaç megapiksel? Sorusunun cevabı yok, çünkü gözün pikseli yok. Dijital değil analog, görüntüyü direkt alıp kaydediyor fakat tabi ki büyütme veya birebir kaydetme özelliği yok. Şu an gözün gördüğü görüntü birebir olsa da biraz önce şu an derken gördüğüm görüntü birebir hafızada kaydolmuyor. Ne kadar geriye gidersek bu bozulma artıyor fakat bazı anılar daha çok akılda kalıyor. Bütün anılar da bizim perspektifimizden olduğu için, mesela hafızada asıl halinden büyük olarak hatırlanan ilkokul bahçesine gidildiğinde sanıldığı kadar büyük olmadığı fark ediliyor. Bu kadar anıyı aynı anda düşünemiyoruz fakat  beynimiz bir yerlere kaydediyor, belki duygusal etkisi fazla olan anılar daha çok hatırlanabiliyor. Hatırlayamadığımız fakat bilinçaltımızı etkilemiş, davranışlarımızı ve içgüdülerimizi şekillendiren anıların olduğu söyleniyor.
 Benim aklıma iyice kazınmış bir anım var. Küçükken, 11-12 yaşlarımdayken olması lazım, babam ile beraber yazın işe gidiyordum, bana bisiklet almıştı iş merkezinin sitesinde bisikletle dolanıp duruyordum. Babamın yanında çalışan iki kişi vardı, babamdan yaşça küçüklerdi,  kalfa ya da ortak denebilir çünkü makine başına pay alıyorlardı. O yaşlarda bilginin çoğunu öğretmenlerden, dükkana gittiğimde ise babamdan ya da yanında çalışan kişilerden alıyordum. Babam çok meşgul oluyordu, iş yerinde babamla konuştuğumu hiç hatırlamıyordum. Fakat çalışanlarla sıkça muhabbet ediyordum. Benden yaşça büyük olduklarından dolayı, hem hayat konusunda hem de iş konusunda söylediklerini dinliyordum ve bilgi kaynağı olarak kabul ediyordum istemeden de olsa. Birisinin saçlarını gösterdiğini, bak sigara içersen böyle olur saçların dökülür dediğini hatırlıyorum. Sararmış dişlerini gösterip bak sigara içersen böyle olur dediğini, küçük yaşta sigaraya başlarsan asla bırakamazsın o yüzden başlama dediğini, diş fırçalarken birisinin diğerine sen sigara içiyorsun aman fırçalarımız karışmasın dediğini hatırlıyorum. Bizim dükkanın biraz ilerisinde köşeyi dönünce bir tornacı vardı, torna işlerimizi ona yaptırıyorduk. Orada da çalışan bir kalfa vardı, nedenini bilmediğim bir şekilde ondan korkuyordum ama sürekli çalışmasına da saygı duyuyordum. Akşam çıkmadan önce ellerini yıkarlarken bana yıpranmış ellerini gösterip bak sigara içersen böyle olur dediğini hatırlıyorum. Hepsi aynı günde olmadı, bir gün sabah gelip akşama kadar ne yaptığımı hatırlamıyorum ama bu anıların hepsi sahne sahne aklıma geliyor o zamanları düşününce. Aynı kişinin bana eğer sigara içersen çok kötü kokarsın, kızların hiçbiri bakmaz sana, kimse evlenmez seninle bak benim gibi leş gibi olursun dediğini hatırlıyorum. Bütün çevre aklımda yok ama bu sözler aklıma kazınmış gibi sanki.
 Sigara içmeyi çok kez denedim, nedenini bilmiyorum, belki neredeyse bütün üniversite içiyor diye, belki muhabbet ortamına girmek için, belki filmlerde ya da kitaplarda en karizmatik karakterin sigara içmesinden dolayı bilinçaltımda bir içgüdü oluşmuştu, içimde bir sigara içme dürtüsü vardı, her fırsatta denedim fakat hiçbir seferinde ikiden fazla kez çekemedim, midem bulandı, başım döndü. Hem içimde içmek için bir dürtü vardı, hem de sigara bana iğrenç geliyordu. Bana iğrenç gelirken anılarımı düşünmemiştim, hiçbir şey düşünmemiştim sadece içmeye çalışırken iğrenç geliyordu. Belki zorlasam içerdim, ama içmedim.
  Denemelerden beri şimdiye kadar geçen zaman boyunca zaman zaman acaba benim akciğerlerim mi hassas yoksa başka bir sebebi olabilir mi diye düşündüğümü hatırlıyorum. Daha sonra nasıl oldu bilmiyorum ama ikinci paragrafta anlattığım anılar aklıma gelmeye başladı. Burada kesin bir çıkarım yapmak çok zor fakat bu anılar bilinç altıma girip içgüdülerimi etkilemiş olabilir. En ilginç olanı ise sigara üzerine düşünürken, sigarayı denerken bu anılar asla aklıma gelmiyordu. Daha sonra ben neden içemedim diye düşününce aklıma geldi. Bunun nedeni genetik de olabilir, geçmişimde yaşadıklarım da. Fakat bilinçaltındaki içgüdülerin bizi etkilediği aşikar. Kesin olarak sonucu değiştirmeyebilir ama belki de sigaraya karşı benim isteme içgüdümün üzerinde bir kalkan oluşturmuş olabilir.

19 Kasım 2018 Pazartesi

Tayvan Hakkında


 Yurt dışına ilk defa 2017 yılında iş toplantısı için çıktım. Yoğun kar yağışı sebebiyle uçak seferimiz iki kez ertelenmişti, normalde 11 gün kalacaktık fakat 9 gün kaldık. Normalde ben gitmeyecektim, ziyaret edeceğimiz şirket Hiwin'de Türk çalışan vardı, babam İngilizce bilmediğinden o arkadaş iletişim kurmasına yardım edecekti fakat gene de ne olur ne olmaz diye beni de yanında götürmeye karar verdi. İyi ki karar vermişti çünkü bir hafta kala Türk çalışanı işten çıkardılar ve bütün tercüme işi benim üstüme kaldı.

 Tayvan'da bir gelenek var, büyük şirketler yılda bir Çin yeni yılından 1-2 hafta önce bütün elemanlarını topluyorlar ve hep beraber yemek yiyorlar aynı zamanda her departman kendi arasında tiyatro oyunu oynuyor veya şarkı söylüyorlar. Aynı zamanda dünya genelindeki bütün distribütörlerini çağırıyorlar ve bu sayede bir sürü milletten insanlar ile tanışma fırsatını yakaladım.

 Uçağın büyük çoğunluğu çekik gözlüydü, hayatımda ilk defa erkek kabin görevlisinin fotoğrafını çeken kız gördüm, akşam yemeği partisinde de ilk defa gördüğüm birkaç kız beni durdurarak fotoğraf çekmek istemişti, böyle bir şey Türkiye'de ünlü olmayanların başına pek gelmez.

 Hava limanından indiğimizde ilk dikkatimi çeken şey herkesin kurallara sıkı bir şekilde uyuyor olmasıydı, sanki insan değil de birer robot gibi hareket ediyorlardı. Hayatımda ilk defa bu kadar çekik gözlü insanı bir arada görmüştüm ve ilk başta mimiklerini çözemediğimden anlık duygusal durumları hakkında hiçbir fikrim yoktu. Hava limanı Taipei şehir merkezinin batısında olan Taoyuan şehrinde fakat biletlerde Taipei olarak geçiyor. Tao şeftali, Yuan ise bahçe demek Çincede. Tayvanlılar iki dil konuşuyorlar, birisi resmi olan ve okullarda öğretilen, aynı zamanda Çin'in de resmi dili olan Mandarin Çincesi, ya da onların deyişiyle Putonghua. Diğeri ise yazılı olmayan ve daha çok aile içinde konuşulan Tayvanca, Çinceden yıllar önce ayrılmış olduğundan arada benzerlikler olsa da Çince bilen birisi için anlaşılabilir değil. Tayvancayı genelde ataları en az 2 kuşaktır Tayvan'da yaşayanlar biliyor, Çin iç savaşından sonra gelenler bilmiyor. Taipei en kuzeydeki şehir, Bei kuzey demek, güney uçtaki şehir ise Tainan, Nan güney demek. Taichung ise ortadaki şehir, Zhong orta demek, hatta Çincede Zhong-Guo orta ülke demek, çünkü kendi bakış açılarına göre kendilerini dünyanın ortasında zannediyorlarmış. Çin'in aksine daha karışık olan Geleneksel Çin alfabesini kullanıyorlar, fakat konuşma dili çoğunlukla aynı. Bizim ziyaret edeceğimiz şirket Taichung şehrinde olduğu için uçaktan iner inmez bizi bir transporter aldı, şoförü kadındı, ufacık boylu olmasına rağmen koca valizleri kaldırabiliyordu, bu da çok garibime gitti, kadın erkek demeden bütün Tayvanlılar hiç bir işi yapmaya üşenmiyorlar, yani çok çalışkanlar.

 Gece 2 de varmıştık Tayvan'a, yolda giderken bütün şerit aralarında ışıklar vardı ve şaşırdık bu adamlar bunları koymaya hiç üşenmemiş mi, yollarda ayrıntılı olarak Çince yazılar vardı birsürü, Tabelaların hemen hemen hepsi Çinceydi fakat yol tabelaların altında İngilizce de vardı.

 Hiç hayatında çekik gözlü görmemiş birisi hepsinin görünüşünü aynı zannediyor fakat birkaç kişi ile yüz yüze konuştuktan sonra yüz yapılarının genel kanının aksine aşırı farklı olduğunu anlıyorsunuz, fakat gene de genel hatları belirli bir çizginin dışına çıkmıyor, bazılarının göreceli olarak büyük gözleri olmasına rağmen hepsi çekik gözlü, boya hariç sarışın yok, genelde erkekler kılsız, deri altındaki yağları daha fazla, tenleri daha yumuşak, elmacık kemikleri çıkık ve burunları küçük. Gene çok ilginç olarak orada insanlar estetik burun küçültme yerine burun büyütme ameliyatı yapıyorlarmış. Büyük burun daha çekiciymiş.

 Taichung şehri en büyük şehir değil fakat çoğu büyük şirketin orada olması nedeniyle ortalama gelir başkente göre daha yüksek, bir sürü BMW, Mustang hatta Tesla gibi pahalı marka arabalar vardı sokaklarda. İrili ufaklı sanayi bölgeleri var ve çoğunda üretim yapılıyor, tabi sadece büyük şirketler dünyaya açılabiliyor, diğerleri daha çok yerel veya yakın ülkelerdeki pazarlara ulaşabiliyorlar. Bir sanayi sitesinde iken yanımıza kamyon yanaştı, ve içerisinden bir kadın şoför indi ve bizdeki gibi erkeksi de değildi normal güzel bir kadındı. Bu sayede nüfuslarından daha fazla verim alıyorlar çünkü kadın veya erkek herhangi bir işi gayet normalmiş gibi yapabiliyor, zaten erkekleri de biz batılılara göre, oraya gidince onların hepsi asyalı biz batılı oluyoruz doğal olarak, daha çok kadınlara benziyorlar.